Ben Türk şoförüyüm;
Kornayı çok severim, yoldaki en büyük dostumdur. Hemen tepki gösterir benim adıma.
Yaya geçitleri mi? Start finish düzlüğü değil mi?
Trafik lambaları da start ışıkları. Hele ki kırmızı söndüğü an hiç düşünmem basarım… Yanlış anlaşılmasın, kornaya basarım. Gaz ikinci planda. Olsa da olur olmasa da…
Sarı ışık gaza kökle değil miydi?
Kaldırımlar var asıl en sevdiğim. Beleş park yerleri. Özellikle hafif yüksek ki araba fazla yer kaplamasın. Çok iyi düşünmüşler ya…
Yolun ortasında durmuş arabadan eşya indiriyorum, amca oğlunu bekliyorum. Bekleyiver iki dakka ölmezsin ya.
Herife bak ya babasının malı sanki! Kapatmış yolu eşya indiriyor! Seni mi beklicez birader! demesini de bilirim. Vahşi doğada yaşam zor birader.
Xeon farlarımla havama hava katarım. Karşıdan gelen zor mu görüyor? Kör mü birader koca arabayı göremeyecek!
Ben Türk yayasıyım;
O yeşil ışıklı direklerden pek anlamam. Zaten aydınlatamıyor pek ortalığı da neden var bilmiyorum.
Arabalar kırmızı da geçti mi çıldırırım, kör mü arkadaşım? Hayatımızı tehlikeye atıyorlar. Bize de mi ışık var? Nerede?!
Dur be kardeşim bi’ geçelim karşıya! Patladın mı!? Hangi ışık kırmızı?
Sabırsızım, 5 saniye bile çok değerlidir benim için. Dünyayı kurtarıyorum tabii. Neden bekleyecekmişim ki bir ışık renk değiştirecek diye beş saniye? Ölürüm daha iyi.

Bune ne yapışlıktır ya. 26 senedir böyle hava görmedim ben dedirtecek birşey. Dememde sakınca yok heralde. Güneş bulutların altında kalmış, hava sıcak değil ama kanter içinde kalıyosun dışarı çıkınca. Bu nasıl rutubettir arkadaş ya. Yağmurda yağacaksa bırakın yağsın da şu rutubet kırılsın, nefes alabilelim artık.
Geçen gün eve dönerken (Boğaziçi köprüsüne giderken, köprüden önce son çıkıştan çıkıyorum) her zamanki gibi trafik vardı. Trafik olduğu an hemen selektör yakarak datdatdat emniyet şeridinden gelen ayıcıkları gördüm. Hatta orda kaza yapmış olduğunu tahmin ettiğim tipler de vardı. Şimdi diceksin, orası emniyet şeridi ayıcık, orada ne işin var, orasıda sonra tıkanıyor ambulans ilerliyemiyor filan ama gel gör ki çevreyolunun bazı yerlerinde emniyet şeridi de yarım şerit genişliğinde ya da yok gibi bir şey. Hayır şunuda anlamıyorum; bu kadar aceleci olup hız yapsanda yol düz değil ki. Çukur heryer, düz yer çok az. Ben askere gitmeden önce metrobus geyiğine yerdeki çizgileride kazıdılar, sonra onları o halde katır kutur bıraktılar. Kaldı öyle. Ya da asfaltın kötülüğünden kıştaki kar yüzünden çöküntüler var (Mazallah 120 ile filan girsen dokuz takladan azı kurtarmıyor). Ve bu 1 seneden fazla süredir öyle. Avrupa Kültür başkenti olduk, o bile kurtaramadı bizi. Hani dersin ya yazın insanlar tatile gidiyor, İstanbul’da insan azalıyor, yolları onarırlar filan ama yoook nerde! Neyse artık “çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” yazılarının altına bende “peki arabama gelen hasar özür dilemekle geçiyor mu?” diye yazacam.
İki gün önce okuduğum kitabı bitirdim ve yeni çıkmış olan Neil Gaiman’in “Yokyer” adlı kitabına başladım hemen. Çok beğendiğim bir yazardır kendisi. Sandman sayesinde kendisi ile tanışmıştım. Çizgi roman seven birisi olarak çok ilgimi çekmişti hikayeleri ve edebiyatı. Çizimlerde güzel olunca tadına doyulmuyordu. Hele ki ilk kitap süper ötesi idi. Daha sonra çizgi romanların dışında kitaplarıda çıkmaya başlayınca daha bir güzel oldu. Askerde “Mezarlık Kitabı”nı okumuş ve çok beğenmiştim. Gotik ve mistik edalarında, Nobody Owens’ın hikayesi idi. İsminde bile bir ironi olan bu çocuğu mezarlıktaki hayaletler büyütüyordu vs vs. Yokyer’de ise Londra’da bir gün bir kıza yardım eden bir adamın başına gelenleri anlatıyor. Hoş bende daha 70 küsürüncü sayfada olduğumdan daha detayına inemiyorum. Ama şu ana kadar gayet sürükleyici ve daha önce Neil Gaiman okumuş olanların bileceği gibi, tipik Gaiman hikayelerinden.