Tagged with Sinema

Nuri Bilge’nin filmlerini neden sıkıcı buluyoruz?

Akşam eve döndüğümde posta kutuma bakarım çoğumuz gibi. Bir posta gelmişse de eve çıkana kadar açmaya çalışır ve ne olduğunu görmeye can atarım. Fatura da olsa, ekstre de olsa aynı heyecan devam eder. Göreceğim şeyin ne olduğunu bile bile. Bu benim garipliğim de olabilir. Peki filmlerde bu nasıldır? Genelde filmlerde kahraman posta kutusundan veya evinin kapısına yığılmış postaları alır ve gene genelde bunlara hızlı göz atar ve içinden onu şaşırtan ve filmin gidişatını değiştireni parçalayarak açar. Peki diğer regular postalar? Hepsi bir kenara atılır. O kenar daha sonraki sahnelerde temizlenmiştir. Yani o mektuplar açılmış veya kaldırılmıştır. Biz hiç bir zaman bu basit ve günlük işi görmeyiz. Bunlarla bizi oyalamazlar ya da zaman kaybı görürler.

Peki Nuri Bilge Ceylan ne yapar? Nuri Bilge Ceylan bize bu rutin işi gösterir. O mektup açılır ve ondan sonra masaya atılır. Filmin hikayesi ile alakalı olsun olmasın. Bize günlük ne yapıyorsak, ne konuşuyorsak, ne düşünüyorsa filmde onları gösterir. Bize her gün yaptığımız diyalogları dinletir. Biz her gün gördüğümüz, duyduğumuz bu görüntüleri filmde de görmek istemediğimiz için filmlerini sıkıcı buluruz. Tam tersine de Avrupalı ise filmlerdeki ve Türkiye’deki bu durumları bilmediğinden ve filmde gördüğünden farklı hisseder. Ona bunlar değişik gelir ve filmlere bayılır.

Hepsinden öte kendi adıma düşünürsek ben severim bu filmleri. Günlük yaşantının sıradanlığını gördüğüm için belkide. Belki de bunu aradığımdandır. Fantaziye arada ara verilmesini düşündüğümdendir belki de, bilemiyorum…

Etiketler , , , , , , ,

Etme bulma dünyası

Son 2-3 günde ülkenin ana haber bültenini hatta ülkenin gündemini şok ve tek konu kapattı resmen. Sesinin dünyada çok özel bir yapıya sahip olduğunu hepimiz biliyoruz ama gel gör ki hayat felsefesi ve yaptıkları ile her zaman kendinden uzaklaştırmıştır beni. En azından beni demek daha doğru sanırsam. Daha önce biri eski eşi, diğeri eski sevgilisi olan kadınları vurdururken her şey iyi güzel de daha sonra kendisine suikast girişimi olunca her şey çok kötü durumu biraz komik bir durum. Bir insana böyle bir şey düzenlenmiş olması birey bazında bakınca çok üzücü ama bu kişinin daha önce neler yaptığını gözden geçirince nedense şaşıramıyorum. Başbakanın şansına gündem gene değişti ve yeni oy potansiyeli bir şekilde arttı. Neyse konumuz bu değil. Hastaneye giden yakınlarından beddualar okuyanlar bile olmuş. Eski eşi, eski sevgilileri filan hepsi hastanede. Kimse masum değildir, bir insanı, böyle bir insanı kimse durduk yere vurmaz, vurdurmaz. Ben nedense hiç üzülmedim. Etme bulma dünyası böyle bir şey işte (Bir birey olarak bir insanın vurulması çok iğrenç bir durum).

Japonya’da da her şey bitti bir de nükleer sorun çıktı. Adamlar devamlı sorun yaşıyor. Sırf şimdi değil tarih boyunca böyle. Robot gibi çalışıyorlar filan ama depremler oluyor, nükleer bomba yiyorlar vs. Şimdi en son olarak nükleer tesisde patlamalar oluyor filan. Yazık adamlara, üzülüyorum cidden. Görüntüleri tekrar tekrar izleyince vay be demeden edemiyorum. Oyuncaklara kova ile su dökmüş gibi bir görüntü var ortada. Tonluk araçlar oradan oraya savruluyor filan. Vay be…

Gene müthiş filmler vizyona girdi ve ben gidemiyorum. Sinir oluyorum böyle durumlara. Umarım vizyondan kalkmadan filmler vizyondan kalkmaz da bende bir kaçına gidebilirim. Havaların ısınması biraz kapalı ortamlardan bizi itiyor ama gitmeden de sinemaya olmuyor ya. Evde sistem kursan bile oradaki hava hiç bir zaman sağlanmıyor. Sanırsam parasını verip orada izleme zorunluluğu insanı psikolojik olarak etkiliyor.

Bugün de böyle işte…

Etiketler , , , ,

Havalar da bozdu

Tam uyku havası var. Zaten ofisinde camları siyah gibi böyle, iyice karanlık gözüküyor dışarısı. Ne uyurum var ya… İçerideki ışığın ektisi baya arttı. En sevmediğim ortam. Gün ışığı beni canlı ve ayakta tutar. Ev dışında pek akşam saatlerinde çalışmayı sevmem. Bu havada tam onu veriyor ama. Can sıkıcı ama alışmak da lazım.

It’s always sunny in philadelphia 6. sezonu bu hafta açtı. Çizgisinden hiç birşey kaybetmemiş, yoluna devam ediyor. İzlemeyenlere şiddetle tavsiye ediyorum. Cidden çok komik, gülmek garanti. Bağımsız bir yapım olduğundan da dış etkilerden etkilenmiyorlar. Hala eski bölümlerini sık sık izliyorum. Şiddetle tavsiye edilir.

Geçen hafta perşembe günü Beşiktaş – CSKA Sofia maçından önce Taksim’de takıldık. Şu AFM’nin girişindeki filmleri gösteren ekranlarda neden bir piksel çalışması var anlamıyorum. Yok mu ellerinde iyi çözünürlükte afişler? Resmen piksel art var orda. Afişteki yazıları okumaya kalkarsan yandın. Neyse, amacımız şu Salad Station’a gitmekti zaten. Ne zaman açıldı tam bilmiyorum ama (senelerdir dersem abartı olur diye bunu dedim) hiç gitme fırsatı bulamamıştım. Pahalıdır heralde diye düşündüğüm içinde kendimi suçladım tabi, çünkü gayet makul fiyatlar. Konsept çok hoş. Raftan istediğiniz yeşillik tipini seçip malzemenizi seçiyorsunuz. Önce ucuz, sonra daha pahalı malzemelerden sonra sosla salatayı daha da lezzetlendirip afiyetle mideye indirme operasyonu başlıyor. Gayet doyurucu da. Gene gidesim var ama Taksim’e pek uğramıyoruz işte. Belki gene maçlardan önce yolumuz düşer diye umut ediyorum.

Cuma günüde ilk defa Nintendo Wii oynadım. Grafikleri yüzünden itici geliyordu bana ama baya zevkli bir aletmiş. He alır mıyım diye sorarsanız, hayır almam. Çünkü fazla bağımlılık yapabilir. Gerçekten efor sarfedip, kanter içinde kalabiliyorsunuz. Normalde bizi koltuğa kitleyip, yanımızda pizza ile kalori manyağı yapma çalışmalarına sürükleyen birşey beklerken bu tip hareketli kılıp, efor sarfederek eğlendirecek birşey görmek güzel.  Her yerde boks ve tenis reklamı yapılıyor ama ben en çok beyzbolu sevdim. Kolum 3 gün ağrıdı ama vurucu olmak cidden eğlenceli. Gaza gelip Home Run’dan sonra evde koşmaya başlayabilirsiniz, o köşe benim bu köşe senin edalarında. Oynu oynarkende beyzbol’un da kurallarını öğrendik. Hiç bi’şey yokmuş oyunda. Gayet basit, tam Amerikalılar’a göre bir oyun.

Geçen hafta vizyona baya film girdi. Sonunda yani. Bunlardan biri de Ejdarha Dövmeli Kız. Kitabını okumadım, konusu hakkında da pek bir fikrim yok. Sadece şunu söylemek için konusunu açtım; film 2009 yapımı. Biz 2011′e yaklaştık. Komik olan seri üç kitaptan oluşuyor ve hepsinin filmi çekilmiş. DVD’leri çıkmış ama bize ilk film daha yeni geliyor. Ne diyeyim…

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

HD vs ND*

Geçenlerde MediaMarkt’a gittiğimde Hellboy 2 nin HD versiyonunu HD bir televizyonda gösteriyorlardı. Biraz izledim ve kesin kararımı verdim. HD bana göre bişey değil. Hala inatla dslr’ye geçmeyen ben, analogcu ben alışamıyorum bu HD olayına. Evet bazı filmler ediniyorum HD ama bilgisayarda TV’deki gibi olmuyor zaten. Yani film o kadar net, o kadar sahici ki sanki o aptal kutusunun içinde cidden. Elimi uzatsam dokunucak gibiyim. Hal böyle olunca da filmliğini yitiriyor. Bu şu demek; bildiğimiz filmler nasıl hafif böyle smooth bir görsellik, hafif bir pütürlülük içerir, HD de tam tam tersi. Eskiden daha güzel anlatıyodum, şimdi beceremiyorum da.

Bunu en güzel örnek aslında sinemada izlediğimiz görüntü ile  anlatabilirim. Sinema perdesindeki görüntüyü herkes biliyor sonuçta. Heh onla işte karşılaştırın HD’yi ne demek istediğimi anlarsınız. Analog foto makinesininde görüntüsü böyle biraz işte.

Tabi HD’nin de kendini asıl farklı kıldığı bir konu var. Nedir o; hareketli, ekşın filmlerinde görüntüleri daha iyi ve net anlıyoruz. Nerde ne oluyor bariz belli oluyor.  Burda işte bende ters köşeye yatıyorum. Tek gol yediğim nokta burası.

HD ile normal çözünürlüğü karşılaştırmak tabiki saçma gelebilir ama ben biraz eski kafalıyım bu konularda. HD’yi böyle parası ile sevgilisini mutlu etmeye çalışan tiplere benzetiyorum, normal çözünürlüğü de romantik tiplere. İşin içine duygusallık katıyorum. Garip ama olsun.

*ND = Normal Definition

Etiketler ,