Tagged with İstanbul

Bu nasıl bir yaz? Bu konserlere para mı yetişir?!

Benim yazı yazamadığım bu uzun süre zarfında arka arkaya konserler açıklandı. Daha önceki yazılarımda yazdığım gibi Iron Maiden resmi bir şekilde Sonisphere 2011 etkinliği altında açıklandı, biletler satışa çıktı. Mekan olabildiğine kötü de olsa insanların mutluluğuna pek etki etmeyecek gibi. 19 Haziran Pazar günü, tek günlük bir festival gerçekleşecek Maçka Küçükçiftlik’de. 150 TL normal bilet fiyatı. Sahne önü ise 295 TL. Tabi bu fiyatlar kandırmasın sizi, çünkü işlem bedeli bilmem ne bedeli diyerek bir 30 TL’ye yakın geçirme söz konusu Biletix’den. Festivalin diğer grupları ise Mastodon, In Flames, Alice Cooper ve Slipknot. Geçen sene ki Sonisphere’da Stone Sour vardı bildiğiniz üzere. Corey Taylor ve Jim Root’un ikinci ziyareti olacak Türkiye’ye ama Slipknot’ın ilk konseri. Benim en çok canlı izlemek istediğim ve canlı performansları süper olan bir grup Slipknot. Keşke daha önce gelselerdi diye içimden de geçirmiyor değilim. Çünkü son albümleri eskiler kadar çılgın ve deli değil. Daha olgunlaştıkları için şarkıları da etkileniyor haliyle. İlk iki albümün tadını hiç bir albümlerinden alamadım. Ama umuyorum hala o güzel eski şarkıları ile şov yapıyorlardır. Festivalde 18 yaş sınırı olmaması benim için pek hoş olmadı açıkçası. Belli bir yaşın üstü her zaman konserlerde daha iyi bir ortam sağlıyor. Tecrübe ettim ki böyle bir hoş olmayan şeyler söylüyorum. Bunun dışında da mekan hakkında hiç güzel şeyler duymadık. Hem ses sisteminin başarısızlığı hem de mekanın ufak olması yüzünden. Daha önce yüzbinlere konser vermiş Iron Maiden’ı 10 bin seyircinin önüne çıkarmak hakaret gibi bir şey olsa gerek. Organizasyondan da siz önce orayı doldurun sonra bakarız tavırları cidden rezalet. Hani her sene olan bir konser olsa sanırsam çoğu insan tepki gösterip bir bilet bile almaz. Ama durum böyle olunca yapacak pek bir şey yok.

Veee yeni alkol yasasının vurduğu talihli festival Efes One Love Festival oldu. Festivalde 24 yaş sınırı var. Geçen sene olduğu gibi santralistanbul’da gerçekleşecek festivalin ilk açıklanan grupları Suede, Editors, Cake ve Nneka. 2-3 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde benim için öne çıkan grup kesinlikle Suede. 2010 yılında best of çıkaran grup, albüm tanıtım turnesinde ülkemize geliyor. Biletler daha satışa çıkmadı ama para yeter umarım.

Grupların açıklanmayıp, biletleri satışa çıkan bir festival olacak 16-17 Temmuz tarihlerinde. Geçen sene Sonisphere’ın altında ezilince bir sene ara verilen Rock’n Coke 2011 festivali bu sene yeniden bunca festival cümbüşünün içinde geri dönüyor. Resmi bir açıklama gelmese de Motorhead’in resmi sitesinde Türkiye konseri yazıyor. Seneler önce konseri açıklanmış ve toplam 15 bilet filan satınca grup Türkiye’ye baya kızmış. Sanırsam ilk konserleri olacak Türkiye’deki. İnsanlara acımıyor kimse. Bu kadar parayı nereden bulacak bu kadar insan. Ayrıca söylentilere göre ki baya sağlam duyumlarmış, Limp Bizkit de Rock’n Coke kapsamında Türkiye’deki ilk konserini verecek gibi. Son albümlerinin hepsi bana göre çöp olsa da ilk iki albüm için gidilebilir bir konser. Canlı performansları baya iyi ama dediğim gibi bu kadar festivale para mı dayanır?

Bunların dışında Türk Telekom Arena’da Bon Jovi konseri (Iron Maiden festival kapsamında geliyor ve ufacık bir yere tıkıştırırken insanları, tek bir grup için koskoca stadı ayarlamak cidden akıl dolu bir hareket. Organizatör kişileri sanırsam bu ülkenin sadece Metallica mı dinliyor sanıyor?) 8 Temmuz Cuma günü gerçekleşecek. Bunun dışında 18 Mayıs Çarşamba günü Deep Purple konseri var. Artık sık sık ülkemize gelen bir grup oldu kendileri. 24 Haziran’da İstanbul, 25 Haziran’da İzmir’de olmak üzere ülkemizde iki konser verecek olan James Blunt dışında geçen hafta sonu açıklanan ve 20 Haziran’da (Sonisphere’dan bir gün sonra) Amy Winehouse konseri de resmen açıklandı. Bunların dışında Blind Guardian, daha önce yazdığım gibi Maroon 5, Echo and the Bunnymen, Roxette, Tinderstick, The Charlatans ki şimdi Biletix’in sitesine baktım, asıl Interpol geliyor. Onun mutluluğu ile ne yazacağımı da unuttum. Bence en güzel haber bu. Maçka Küçükçiftlik bu sene baya dolu dolu geçecek. 1 Haziran Çarşamba günü gerçekleşecek konserin fırsat biletleri 45 TL. Bu fiyata Interpol. Daha ne isteyeyim.

Ve son olarak 10 Temmuz Pazar günü Judas Priest’in son turnesinin Türkiye ayağı var. Whitesnake ve Pentagram’ında sahneye çıkacağı konser Judas Priest’i son kez canlı görme şansımız olacak. Haliyle son kez hacı olmayanlara hacı olma fırsatı olacak. Böyle bir efsaneyi sadece iki kere izleyebilmek gerçekten üzücü. En azından benim için. Ama konserden umudum şu olacaktır ki Touch of Evil’i canlı olarak izlemek için son şans. Bir önceki İstanbul konserinde böyle bir şey olmamıştı. Baya hayal kırıklığı idi ama konser genel olarak süper ötesi idi.

Sanırsam Türkiye müzik piyasası için inanılmaz bir yıl. Aynı yıl içinde hem Iron Maiden hem Judas Priest izlemek hayal edilemeyecek bir şeydi. Üstüne Bon Jovi, Slipknot, Alice Cooper, Interpol ve diğerleri… Vay be…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bir garip şehir

Bir kaç gün önce metrobus ile eve dönerken köprüden gördüğüm manzara düşüncelere dalmama neden oldu. İstanbul’un genel sorunu yerleşim plansızlığı. Konu bu aslında. Şöyle bir bakınca 4 tane yakın binanın çoğu zaman aynı tarafa bakmadığını görebiliyoruz. Hiç mi estetik kaygısı olmuyor insanlarda yaparken anlamıyorum. Aklımız fikrimiz parada. Binaları geçtim aynı bölgedeki upuzun gökdelenlerin ikisi anca aynı yöne bakıyor. Onlarda aynı firmaya ait olduğu için. Yoksa onların da alakası yok. Şu meşhur New York’u filmlerde tepeden gördüğümüz zaman binaların düzenini görüyoruz. Hani hiç yurt dışında bir yer görme imkanı olmayan bir kişi en azından izlediği filmlerden görmüştür diye bu örneği veriyorum. Bugün yolda da şehir planlama ile ilgili bir uluslararası kongre olduğunu gördüm. Şaka gibi. Artık düzeltilebilecek bir yanı olmayan bu şehirde hatta bu ülkede neyine bu kongreyi düzenliyorlarsa anlamadım. Anlayan biri varsa anlatsın lütfen. Bunun şimdiki yönetim veya bundan önceki ile hiç bir alakası yok tabi ki de. Bu ileri görüşü olmayan on yıllar önce yozlaşmış yönetim biçiminden dolayı. Sömürücü ülkelerin bizim içimizi karıştırmaya başladığı dönemden beri. Halen aklımız başımıza gelmedi, bu yönde hızla devam ediyoruz. Hoş gecekondulara elektrik, telefon vs bağlayıp sonra da yıkmaya geldik kardeşim evi boşaltın diyen bir mantıktan pek yaratıcı bir şey de beklenemez. Bir kaç örnek vermek gerekirse; Londra’da binaların dış yapısı yüz yıllardır aynıdır. Ve farklı bir yapı yapmak bu tip binaların bulunduğu muhitlerde yasak. Londra dışında İspanya’da kendi gördüğüm sistem de şuydu: Yıkılıp yeni bir bina yapılacak yapının dışına özel bir koruma yapılıp dış yapı korunuyor. Sadece iç kısım yıkılıyor ve yeni yapı eski dış yüzeye entegre yapılıyor. Bu sayede binalar klasik görünüyor ama içleri gayet modern ve kullanışlı oluyor. Yeni gökdelen tarzı iş merkezleri ya da dışı da futuristik binalar yeni yerleşim yerlerine, şehrin uzadığı yerlere yapılıyor. Tabii şehrin eski blok yapısı korunarak, düzenli olarak. Bu sayede blok sistemi korunuyor ve şehirde bir düzen oluyor. İstanbul’da bu da yok. Yeni yerlerde dağınık ve düzensiz. Her bina farklı renkte. Binalarda bazı dairelerde balkonlar kapalı bazıları açık. Her panjur ya da pencere yapısı da aynı değil. Fransızların bulduğu yönetimi çok eleştirmiştim ama şimdi çok mantıklı gelmeye başladı. Avrupalı da balkon kültürü yok, bunu hepimiz biliyoruz. Fransız balkonu denen var ile yok arasında bir balkon yapısına gülüp geçiyordum ama bu sayede kapalı – açık balkon olayına mani oluyorlar. En basiti kendi oturduğum apartmanda bile balkonlar, panjurlar hep farklı durumda. Devlet yasaklamıştı zamanında ama sallayan olmadı tabii ki de. Şimdi durum ne bir bilgim yok.

Dünya da isim yapmış çoğu yer düzenlice büyürken bizim şehrimiz ise daha karmaşık hal almaya devam ediyor. Farklı yapacağız, reklam yapacağız diye daha renkleniyoruz. Hatta şehrim içinde ki her boş alana kocaman binaları dikiyoruz. Altyapı kaldırır mı? ya da trafik sorunu oluşur mu? Bu insanlar nasıl buralara girer, çıkar? kimsenin umrunda değil. Optimum’un yapılış süresi ve bittikten sonra da otoparka giriş yüzünden artık D-100′ün o kısmı iflah olmaz bir hale geldi. Ataşehir aynı şekilde. Yolları o kadar insanı kaldırmıyor ama hala her boş yeşilliğe koca koca binalar. Sonra yaptım oldu! oluyor. Kafalar süper çünkü.

Ümitli olmak istiyorum, şehir güzelleşsin istiyoruz ama nedense bu konu hakkında pozitif düşünemiyorum. Umarım yanılırım…

 

Etiketler , , , , , ,

Karı özledim

Kar kar dediler, bu muydu yani? Görende her yer karla kaplı olacak, sokaklar kapanacak sanar. Yağdı bitti. Ben yağsın istiyorum, böyle bir süre her yer beyaz güzel oluyor. Ne kadar bizim sokak iptal olsa da güzel meret. Senede 3-4 gün gördüğümüz bir şey. En azından İstanbul için. Yalnız böyle devam ederse hava mart ayında baya yağmur ve soğuk olacak gibi, hayırlısı.

Türk Telekom Arena’nın açılışı için Cem Yılmazlı bir reklam filmi çekildi gördüğünüz üzere. Cem Yılmaz ne yapsa haber olduğu için reklam da reklamın kamera arkası da magazin haberlerini seven kanallarımızın ana haberlerinde gösterildi. ATV sorunsuzca gösterdi ama Kanal D Türk Telekom kısımlarını sansürlemişti. Bana garip geldi. Yani Türk Telekom Arena açılışı için yapılan reklam filmi diyorsun ama tüm yazıları (futbolcuların formalarındakiler de dahil) sansürlüyorsun. Ama Ülker markası sansürlenmemişti diye hatırlıyorum. Garip bir durum yani. Sansürden dizi izleyemez hale gelmiştik derken reklamın kamera arkasını da sansürlemek iyiymiş (Belki de doğru olan bu ama bana garip geliyor).

Geçen hafta oynanan Sevilla – Real Madrid maçında (bizim deyimimizle) kendini bilmez (çok komik bir deyim yalnız) bir taraftar Real Madrid kalecisi Casillas’a yabancı madde atmış. Maçtan sonra açıklamalarını çok beğendiğim bir kişi olan Casillas, ona yabancı madde atan kişi için “Bir salak şişe fırlattı ama bu mükemmel taraftarın itibarına leke düşürmez” dedi. Klasik olacak ama bizde olsa kim bilir o üstüne o şişe gelen oyuncu maçtan sonra neler derdi, düşünmek bile istemiyorum. Zamanında da yerdeki oyuncunun kafasına tekme sallamış olan Pepe’ye sahip çıkmamış, biz bu tip oyuncuları istemiyoruz tarzı bir şey demişti. Her zaman kaptan oyuncu takımındakilere sahip çıkmak zorunda değildirin güzel bir örneği bu hareketler.

Son olarak bir WWF reklamı ile günü sonlandırayım. Gene bir Ali Batı çalışması. “Basit düşün”ün en güzel örneklerinden.

Etiketler , , , , , , , , , , , , ,

Birdebuvar

Kendimi ayıpladığım bir düzenek bulmuş durumdayım. Kendimi ayıpladım çünkü haberimin olmaması benim açımdan üzücü. Bu düzenek dediğim şey Tumblr. Gerçekten çok başarılı bir post-blog sistemi. Post-blog ismini ben koydum. Resim, video vs gibi şeyleri postlamak için güzel bir blog sistemi. Hani bilmeyen veya keşfetmemiş biri varsa diye yazıyorum. Bende hemen kendi site ismimi oraya uyarlamak için girişimlere başladım. Ama son anda ki bir değişiklik ile isim değişikliğine gittim. Aklıma olan ve yapma işine zaman bulamadığım için giremediğim reklam blogu olayının bir kısmını orada yapmaya karar verdim. Tema tasarımları gerçekten çok başarılı (Bunları wordpress üzerinden yazmam ne kadar hoş değil mi?). Birdebuvar

Bugün izinli olduğumdan olsa gerek, sabah inanılmaz güzel uyudum. Heralde son 2-3 ayda bu kadar güzel ve rahat uyumamıştım. Herhalde iş günü uykusu ayrı bir güzel oluyor.

Bu arada ben mi uyuyakalmışım yoksa yeni mi oldu bilmiyorum ama Philip Morris SA olmuş. Vay vay vay tütüne de el atmışlar. Sosyal sorumluluk projeleri yöneten bir kuruluşun tütün ile anılması üzücü. Başkaları kaldırabilir de bize ters gibi.

Bunu gördükten sonra da Yapı Kredi Bankası’nın leyleği geldi aklıma. Birleşmeden sonra koç başının onun yerine alması benim ve benim gibi düşünen bir çok kişi için üzücü olmuştu. Ülkenin en başarılı logolarından biriydi kendisi ve silinip gitti.  Belki de ilk hesap açtırıp, ilk kartımı, üstüne ilk kredi kartımı aldığım banka olmasının da bende oluşturduğu bir duygusal etki de vardır.

Spider-Man yeniden seri olarak çekilecekmiş. Marvel tamamen üstlenmiş yapımı. Döndürüp döndürüp çekiliyor. Bundan bir önceki çizgi roman severler için hayal kırıklığından öteye gidememişti ama bu seferkinde James Cameron’ın da el atma olasılığının olması biraz içimi kımıl kımıl etmiyor değil. İşte yeni cast ve filmin çıkış tarihi.

Son olarak da İstanbulluları veya yolu İstanbul’a düşenleri ilgilendiren bir konu var. Büyükşehir Belediyesi vapurlardan sonra tranwayları da halk oylamasına sundu. Bu siteye girip oylamaya katılabiliyorsunuz. Yalnız bu sefer seçenek az ve ikisininde ki biri cidden kötü, başarılı olduğunu söyleyemem. Benim tercihim tabi ki de ‘A’ diye adlandırılan.

Etiketler , , , , , , , ,

Beady Eye

Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.

Aynı gün içerisinde Scott Pilgrim vs World filmini izledim.Kopuyor film resmen. Aylardır bekliyordum, beklediğime değmiş. Film boyunca grafik animasyonlar sahnelere eşlik ediyor ve çok başarılı kullanılmış bu öğeler. Oyuncular çok başarılı seçilmiş.Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead)  hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;

01. We Are Sex Bob-omb! – Sex Bob-omb (Beck)
02. Scott Pilgrim – Plumtree
03. I Heard Ramona Sing – Frank Black
04. By Your Side – Beachwood Sparks
05. O Katrina! – Black Lips
06. I’m So Sad, So Very, Very Sad – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
07. We Hate You Please Die – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
08. Garbage Truck – Sex Bob-omb (Beck)
09. Teenage Dream – T. Rex
10. Sleazy Bed Track – The Bluetones
11. It’s Getting Boring by the Sea – Blood Red Shoes
12. Black Sheep – Metric
13. Threshold – Sex Bob-omb (Beck)
14. Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl – Broken Social Scene
15. Under My Thumb – The Rolling Stones
16. Ramona (acoustic) – Beck
17. Ramona – Beck
18. Summertime – Sex Bob-omb (Beck)
19. Threshold (8 Bit) – Brian LeBarton
20. Garbage Truck – Beck (Bonus track)
21. Threshold – Beck (Bonus track)
22. Summertime – Beck (Bonus track)

Bunların üzerine şunu da belirtmek istiyorum; artık çizgi romanlar eskisi gibi değil. Çizimler çok fazla mangaya kaçıyor. Ben mangayı çok sevmediğim için böyle diyorum tabi ki de. Neyse…

Bu arada bu spiker arkadaşlara şunu öğretmek lazım: Istanbul değil İstanbul. Dikkat ettikçe kulağımı tırmalıyor. “İ” ile yazılıyor “I” ile değil. Yeter artık ama.

Plajlarda dikkat edin artık kendinize. Sapıklar için yeni önlem almak için plajlara mobese kameraları kuracaklarmış. Sapıklar bahane üstsüz turistler şahane! Dikizleme Günlüğü’nü okumaya başladığımdan beri bu tip haberler ve olaylar daha gözüme batar oldu. Kamera kamera her yerde izleniyoruz artık. Huzur kalmadı. The Truman Show’dan sonra kendimizi ancak toparladık derken yaşamımızda bunlara şahit olur olduk. Sapıklara karşı önlem almak gerekiyor evet ama bu şekilde mi?

Şu reklamla yazıya devam edip;

 

 

son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bir kişi düşünün, onu hiç görmediniz ve onunla yaşamadınız. Ama onu çok özlüyorsunuz… Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok, çünkü bir millet onu çok özlüyor… 1938′den beri çok özlüyor…

 

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Emniyet Şeriti Ayıcıkları, Malt ve Diğerleri…

Geçen gün eve dönerken (Boğaziçi köprüsüne giderken, köprüden önce son çıkıştan çıkıyorum) her zamanki gibi trafik vardı. Trafik olduğu an hemen selektör yakarak datdatdat emniyet şeridinden gelen ayıcıkları gördüm. Hatta orda kaza yapmış olduğunu tahmin ettiğim tipler de vardı. Şimdi diceksin, orası emniyet şeridi ayıcık, orada ne işin var, orasıda sonra tıkanıyor ambulans ilerliyemiyor filan ama gel gör ki çevreyolunun bazı yerlerinde emniyet şeridi de yarım şerit genişliğinde ya da yok gibi bir şey. Hayır şunuda anlamıyorum; bu kadar aceleci olup hız yapsanda yol düz değil ki. Çukur heryer, düz yer çok az. Ben askere gitmeden önce metrobus geyiğine yerdeki çizgileride kazıdılar, sonra onları o halde katır kutur bıraktılar. Kaldı öyle. Ya da asfaltın kötülüğünden kıştaki kar yüzünden çöküntüler var (Mazallah 120 ile filan girsen dokuz takladan azı kurtarmıyor). Ve bu 1 seneden fazla süredir öyle. Avrupa Kültür başkenti olduk, o bile kurtaramadı bizi. Hani dersin ya yazın insanlar tatile gidiyor, İstanbul’da insan azalıyor, yolları onarırlar filan ama yoook nerde! Neyse artık “çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” yazılarının altına bende “peki arabama gelen hasar özür dilemekle geçiyor mu?” diye yazacam.

Malt’da yeni albüm çıkardı geçen hafta. Grubun 2. albümü “Arıza” adını taşıyor. Albümün soundu daha kaliteli ve güzel olmuş. Sözleri ve içeriği her zamanki Malt işte. Klişe olmayan, kendine özgü sözleri ile insanı eğlendiriyor. Geçen aylarda gazetede okumuştum sanırsam. Şu ana kadar hiç bir albümünün şarkılarında aşk teması geçmeyen tek grup Beastie Boys’muş. Malt da işte Türkiye standartlarına göre bizim için farklı oluyor.

İki gün önce okuduğum kitabı bitirdim ve yeni çıkmış olan Neil Gaiman’in “Yokyer” adlı kitabına başladım hemen. Çok beğendiğim bir yazardır kendisi. Sandman sayesinde kendisi ile tanışmıştım. Çizgi roman seven birisi olarak çok ilgimi çekmişti hikayeleri ve edebiyatı. Çizimlerde güzel olunca tadına doyulmuyordu. Hele ki ilk kitap süper ötesi idi. Daha sonra çizgi romanların dışında kitaplarıda çıkmaya başlayınca daha bir güzel oldu. Askerde “Mezarlık Kitabı”nı okumuş ve çok beğenmiştim. Gotik ve mistik edalarında, Nobody Owens’ın hikayesi idi. İsminde bile bir ironi olan bu çocuğu mezarlıktaki hayaletler büyütüyordu vs vs. Yokyer’de ise Londra’da bir gün bir kıza yardım eden bir adamın başına gelenleri anlatıyor. Hoş bende daha 70 küsürüncü sayfada olduğumdan daha detayına inemiyorum. Ama şu ana kadar gayet sürükleyici ve daha önce Neil Gaiman okumuş olanların bileceği gibi, tipik Gaiman hikayelerinden.

Bu arada bir itirazım daha var. Neden bu kitaplar bu kadar pahalı? 15 – 20 TL’ye filan çıkıyor bu kitaplar. Ondan sonra insanlar neden korsan kitap alıyor filan diye ağlıyorlar. Anlamıyorum yani, hem zabıta sokakta korsan kitap satana dokunmuyor, gidip sahafların bandrollerini kontrol ediyor, hemde korsan kitap alıyor insanlar diye sızlanıyorlar. Sen önce sokakta satan adamı kontrol et. Ben şahsen sahaflardan alıyorum kitaplarımı, hem orjinaller hemde azami 10 TL filan. En güzelide yeni gibiler. Ben eskitiyorum kime ne!

Etiketler , , , , , , ,