
Beş yıl sonra yeniden Barcelona’da olmak… Özlemişim ortamı ama görünce de hayal kırıklığına uğradım. Aşırı kalabalık, hani öyle böyle değil. Üstüne İspanyol arkadaşlar çok güzel İngilizce anlıyor ama konuşmuyorlar. İspanyolca cevap veriyorlar her şeye. Bakıyorsun sende bön bön. Hatta ilk vukuatı ilk muhattap olduğum kişiyle yaşadım. Sorduğum soruya İspanyolca cevap vermeye başladı bende dinlemedim. Sonunda İspanyolca bilmiyorum dediğim zaman bilmem kaç cent İspanyolca mı? İngilizce mi? diye bir cevap aldım. Ee sen İspanyolca konuşursan tüm cümlede ben dinlemem ki… Neyse… Uzun lafın kısası halk şımarmış. Artık Barcelona’nın futboldaki başarısı ile de artan turist sayısı ile de alakalı olabilir mi bilmiyorum. Maç biletleri zaten uçuyor. Orada olduğum sürece Barcelona – Milan maçına denk geldim. Maça gideyim diye düşünüyordum ama mininum 100 euro idi biletler. Hoş stada gitsem daha ucuza da bulunurdu da kasmadım nedense. İçimden gelmedi.

Bu sefer daha önce dışından bakıp içine girmediğim mekanları da ziyaret ettim. Bunlardan ilki La Sagrada Familia. İlk gittiğimde dışındaki inşaattan mekan pek anlaşılmıyordu. Bir sene sonra biraz daha anlaşılırken, bu sefer baya baya iş ilerlemişti. Artık içerisinde bir çalışma yok. Sadece dış cephenin birinde çalışma devam ediyor. Girmek için yaklaşık bir yarım saat sıra beklemeniz gerekiyor. Eğer yeri anlatan o kulaklıklı cihazlardan almak istiyorsanız bir de onun sırası var. Hele ki hediyelik eşya dükkanına girmek isterseniz işte onun sırası en uzunu. Gaudi’nin muhteşem zekası ile becerisi ile yapılmaya başlayan ve ölümünden sonra halen yapımı devam eden bu mekanı imkanı olan herkese görmesini öneririm. Böyle fotoğraflarla olacak iş değil. Camların renklerinin bile bir açıklaması var.

Daha önce dışarıdan bakıp içine girmediğim mekanlardan biri de gene Gaudi’nin Casa Mila’sı. Tabloya bakar gibi içeriyi geziyorsunuz. Zaten ilk önce çatıya çıkıp, oradan bir Barcelona manzarasının tadını çıkarırken heykellere doyuyorsunuz. Daha sonra sergi kısmı ve binanın tanıtımı var. Sırf Casa Mila’nın değil Gaudi’nin yaptığı tüm binaların maketleri ve tanıtımı var. Bunların dışında gene Gaudi’nin yaptığı ergonomik sandalye ve koltuk tasarımları ile kapı kolu tasarımlarını görüyorsunuz. Zaten bir kat aşağıda evin bir katını gezme şansınız oluyor. İlk yapıldığı orjinal hali ile. Asansör ile değil de merdivenler inerken de kapı kollarını görebilirsiniz.

Üçüncü mekan ise Palau de la Música Catalana. Burası Gaudi’nin yaptığı mekanlardan biri değil. Onun hocası olan Lluís Domènech i Montaner’in eseri. Burayı gördükten sonra en çok bu mekanı görmediğime üzüldüm. Gerek hikayesi ile gerek mimarisi ile inanılmaz bir mekan. Saat başı İngilizce tur var. Zaten tursuz içeriyi gezemiyorsunuz. Önce bir video gösterimi var, daha sonra da salonu gezdiriyorlar. Halen aktif olan bu mekanın içerisindeki her heykel bir akımı, bir olayı simgeliyor. Gayet de değişikliğe ve her türlü müziğe açıklar. Geçen sene tekno konseri bile verilmiş. Diktatörlük zamanında da kendisini koruyabilen nadir yerlerden Palau de la Música Catalana. Tek sorun içeri de fotoğraf çekmek yasak.
Bunların dışında önceki iki seferde gitmediğim yerlerden biri de Montjuïc kalesi idi. Önce füniküler daha sonra teleferik ile gidilen mekandan tüm şehir ayaklarınızın altında. Kale de pek gezilecek bir şey yok. Sadece manzarası için gidilip görülesi bir yer.
Bunların dışında zamanı olan herkesin bana göre yapması gereken şey eski sokaklarda rastgele dolaşmak, doğaçlama yapmak. Yön duygunuzu unutup gezeceksiniz. Çok değişik dükkanlar, binalar, insanlar, mekanlar görme şansınız oluyor. Biz mesela çok güzel hanımsı bir yer bulduk yemek yemek için. Yemek mekanlarını bir sonraki yazıda ayrıyeten paylaşacağım.
Sonuç olarak beş senede çok değişen bir yer olmuş Barcelona. Yaşamak istediğim bu şehir kendisinden biraz soğuttu beni ama sonuçta gönül bu hala seviyor orayı. Futbolla gelen başarı ciddi şekilde şehri de etkilemiş. Zamanla düzebilir belki ama eski halini de aratmasın…
Not: ilk üç fotoğraf bana ait ama Palau de la Música Catalana’nın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan haliyle onu internetten bulup paylaştım.


PC’lerde “Enter”, elmalarda ise “Return” olan bu tuşun suçu ne? Ofiste bazen duruyor ve klavye seslerini dinliyorum. Tıkır tıkır bir sesin ardında *çat diye bir ses (Bunu okuduktan sonra ofiste filansanız, seslere dikkat edin. Tık tık tık *ÇAT!). İşte o ses bu tuşun aldığı darbenin sesi. Yazılan yazıdan sonra bir hırsla dövüyoruz bu tuşu. N’aptı ki bu tuş bize? Büyüklüğünün de bir önemi yok. Bazı klavyelerde ince uzun olması bile kurtarmıyor kendisini. Hani bende farkında olmadan arada bu kaba kuvveti gösteriyorum ama sonra hemen özür diliyorum kendisinden. Çünkü önemli bir tuş, mazallah bir gün çalışamaz hale gelir filan kalırız öyle. Bence dikkatli hareket edin ve bu tuşun kıymetini bilin. Tık tık tık *ÇAT!
Lakin bu konuya değinmesem ayıp olurdu. Bize yaşattığınız heyecanlı ve mutlu anlar için 12 Dev Adam’a teşekkürler (Hasta yatağından kalkıp takıma koçluk yapan Tanjevic’i de unutmamak lazım.). Gerçekten helal olsun. Ama şu acı bir gerçektir ki 2.ler hatırlanmaz. En sinir olduğum şey ise ABD’nin bana göre o kıytırık kadrosu ile şampiyon olması. Gruptaki tüm maçlarımızı kazanarak kendimize çok iyi bir final yolu çizebildik. Önce güç kaybetmiş Fransa, üstüne kalan 8 takım arasındaki en kolay ve Yugoslav ekolünün en zayıf (O takımlar için en zayıf, yoksa tabikide inanılmaz iyiler) takım Slovenya ki bize ters gelen bir takımdı, daha sonra Sırbistan (İspanya gelse daha kolay kazanırdık ama). Sırbistan ve Yugoslav ekolü bize çok ters geliyor. Ne çektiksek onlardan çektik.