Cep telefonuyla konuşmak mıdır özgürlük?

Cep telefon operatörlerinin takıntı haline getirdiği durum bu. Sanırsam bir tek Avea bu moda girmedi tam olarak ama Vodafone’nun gençlere sunduğu fırsatları bu şekilde lanse ediyor. Lanse etmek değil tabi ki bu; pazarlama. Ama cidden bunun başarılı oluyor olması içler acısı. Cep telefonu ile rahat, uzun süre konuşmak nasıl bir özgürlük anlayışıdır bana da birinin anlatması gerekiyor. Veya dizilerde vardı: ”Ne kontörlü hat mı? Fakir miyiz biz?” tripleri. Kontörlü olmak mı fakirlik? Çok komik lanse ediliyor bazı şeyler. Cep telefonundan konuşabilmek, arkadaşlarına ulaşmak sosyalleşmedir, özgürlük değildir. Ayda bir saat konuşabilince özgür hisseden oldu mu acaba hiç? En başından beri telefonum normal hatlıydı ama özgürlükle ilgili gram şey hissetmedim. Sorun bende mi acaba? Veya gerçekten özgürlük kelimesi bu kadar aşağılara mı çekildi? Veya da ergenliğin olayı sadece özgürlük mü sanılıyor? En son veya ise bunlar özgürlük muhabbetleri ise gerçekten özgürlükleri için savaşmış insanlarla bir tutulması ne kadar doğru? Bu son kısım evet abartı oldu ama unutmamak da lazım diye düşünüyorum.

Etiketler , , , ,

Kuklalar

Hafta sonu bayadır ertelediğim The Muppets’ı izledim. Herhalde onları sevmeyen yoktur. En azından yaşı tutanlar için geçerli bu. Bununla ilgili bir atıfta bile bulunmuşlar filmde. Artık eski, nostaljik ve cidden güzel şeylerin unutturulması ile ilgili o kadar çok mesaj verilmiş ki, bunlara ek olarak da insanların bu kaliteyi özlediğini de çok güzel dile getirmişler. Bayadır bu konuyla ilgili bir yazı yazmak istiyordum zaten Kermit ve arkadaşlarına nasip oldu.

Saklayacak değilim baya duygulanarak izledim filmi. Bunun sebebi ise eskiden yapılan komedi unsurlarının bir kalitesi vardı. Hepsi bir temele bağlıydı ve bir kalitesi vardı. Şimdi ise paso belden aşağı ve anlamsız, ucuz esprilere dayalı. Sırf kuklaların mimikleri bile ayrı bir güldürüyor insanı. Tekrar başlasa aynı havada olmaz tabi de şu an ki popüler olan şeyleri ve en azından Amerika gençliğini de düşünürsek başlamasa daha iyi. Bizim hafızalarımız da kalır bu güzel şeyler.

Film de müzikal ögeler baya fazla. Hiç sevmeme rağmen rahatsız da etmedi beni. Çok duygusal yaklaştığım için olabilir aslında. Ayrıca Kermit’i de gerçekten iyi yapmışlar. Yani mütevazı ve cana yakın olması filan. Normalde gidin başımdan diyen triplerde olur öyle karakterler. Bir de filmdeki karakter seçimleri de başarılı baya. Filmin içinde ki saygı duruşları ve filmin sonunda kısa klipler… Seven, bilen herkesin izlemesini tavsiye ederim. Filmde önemli olan filmin görüntü, oyunculuk veya sinematografik kalitesi değil, verdiği mesajlar. Başından sonuna kadar da devam etti. Hoş tabi anlayana.

Etiketler , , , , ,

Perfect Sense

Bu aralar çok sinema – film oldu ama cidden güzel şeyler dönüyor. Bir arkadaş önerisiyle öncelikli hale getirdiğim Perfect Sense (Baş rollerinde Ewan McGregor ve Eva Green oynuyor) biraz farklı bir film konu itibariyle. İnsanlar önce şiddetli bir duygu içine giriyor, daha sonra da bir duyusunu yitiriyor. Örneğin önce aşırı bir hüzünlenme ve keder duygusu içinde kalıyor ve daha sonra koku duyularını yitiriyorlar. Burada önemli nokta insanlar bu duyularını yitirdikçe hayatın devam etmesi. İnsanların çoğu hayatına devam ediyor. Ewan McGregor’un oynadığı Michael karakterinin aşçı olması ve en büyük özelliğinin de koku alma olması ayrı bir ironi. Önceleri müşteri gelmiyor diye karamsar olsalar da insanlar koku duyularını kaybetseler de yemek yemeğe geliyorlar. Düşünsenize ne yediğinizin kokusunu alamıyorsunuz. Biraz felaket durumları da var ama empati kurunca tüylerim diken diken oldu. Spoiler vermemek için devamını anlatmayacağım ama en masum yaşanan duygu ve kaybedilen duyu ilk olanlar. Bunlar yaşanırken de insanların hiç bir tedavi bulamaması ve neyin, nasıl bulaştığını bulamaması ayrı bir acizlik hissi veriyor. Benim en sevdiğim nokta ise sonu oldu. Yaşanılan duygu ve kaybedilen duyu ikilisi inanılmaz etkileyiciydi.

Film biraz ağır ilerleyen tarzda ki benim hoşuma gidip, çoğu kişi içinde sıkıcı olan tarzda. Bu aralar bu tarz filmlere baya sardım. Like Crazy’den sonra bu film ilaç gibi geldi. İki empati kurulunca hissedilenlerin çok değişik duygular olması güzel. Ben ne yapardım sorusu. Filmlerin olayı bu tabi de bu tip konularda tavan yapan bir düşünce.

Etiketler , , , , , , ,

Ofis İnsanları Asansör Maceraları

Beyaz yakalıların çalıştığı uzun binalardaki asansör maceraları sinema filmleri gibi resmen. İki kat için istiflenen mi garip, yoksa bir kaç asansör olmasına rağmen illa ilk gelene bineceğim diye kucak kucağa gidenler mi garip? Bir de kendi katından önce durduğunda kapının ağzında durup, olayı çözemeyip kıkırdayanlar var. Bak onlarda fena. Asansörden inmeden yol vermeye çalışanlar da cabası. Sanki onu almadan kaçacak asansör. Otobüsler bile inip yol veren yeniden binsin diye beklerken asansör mü beklemeyecek? Ama en güzeli cidden konserve sardalye gibi dizilmeye kasanlar. Ya arkadaş bekleyeceğin en fazla iki dakika. Yenisine rahat rahat bin, yok rahat batıyorsa yapacak da bir şey yok aslında. Kucak kucağa biner gideriz. Sanırsam bu hayatında hiç merdivenli yerde yaşamamış veya anne karnından bile asansörle çıkmış olmaktan kaynaklanıyor. Efor bazı insanları cidden çok korkutuyor.

Asıl ofis insanları dışında alışveriş merkezlerindeki facia var da yaz yaz bitmez. Cidden bu konuda nasıl dolu olduğunu anlatamam, yazamam. Yukarı çıkan asansöre aşağı katlara inmek için binip, yol vermeyip, yol isteyenlere mani olup söylenenlere sözlerim çok. Zaten ne zaman binmek istesem baya bir kargaşa ile çıkıyorum. Tavsiye de ederim, stres atabiliyorsunuz.

Bunlar ile ilgili güzel bir kısa film bile yapılabilinir aslında. Böyle kamera şakası tarzı ama sadece izleyerek gülmek için. Ciddiyim bak…

Etiketler , ,

The Hunger Games

Geç de olsa dün sonunda kavuştuk birbirimize. Adam gibi sinemada gideceğim diye kastırdım sonunda da başardım.

Film kesinlikle bir kitap uyarlaması olarak baya başarılı olmuş. Hakkını vermek lazım. Atmosferi filan da çok güzeldi. Hele ki o sessiz çığlıklar modundaki anlar filan tebrik edelim. Ama (Her zaman bir ama olur) iyi yönleri kadar çok olmasa da eksik yönleri de var. En başta cast seçimine girelim hele bir. Katniss, Gale, Snow ve hele ki Haymirch kesinlikle çok başarılı. Ama Peeta hiç olmamış. Film boyunca saf ve şaşkın bakan sarışın bir adamdan fazlası olamamış. Oyunculuğu da başarısızdı. Herhalde popüleritesi yüzünden, satsın diye de düşünülmüş bir hareket olmuş.

Bunların dışında filmin başından sıralarsak 12. mıntıka hakkında hiç bir fikrimizolmadı. Yani çok az gösteriliyor oradaki hayat ve ruh durumu. Hiç bir şey anlamadan trene bindirdik çiftimizi. Gale ile Katniss arasındaki ilişki tek sahnede geçiştirilmiş. Oraya devamlı neden gittiği, neler yaptığı, neler düşündüğü beş dakikada geçirilmiş. Gale ile sanırsam on cümle kurdular, hop aldık götürüyoruz. Aralarındaki sevgiye bile zaman ayrılmamış. Bunun dışında da eleştireceğim şey ise Haymitch ile ikilinin ilişkisi. Normalde çok dağınık ve ayık gezmeyen, olayları umursamayan adam neden bir anda bu arkadaşlara yardım etmeye başladı anlamış değiliz. Kitabı okuyanlar bilir de direk filmi izleyenler için meh. Adamı nasıl ve ne diyerek gaza getirdiler gösterseler pek bir şey kaybetmezlermiş aslında. Bu kadar eleştirmiş gibi gözüküyorum ama bu eksiklikleri belki toplamda beş – yedi dakika da halledebilirlerdi. Çok fazla değil. Genelde eleştiriler yazıldığı için film kötü demek değil olay. Filim baya güzel. Savaş alanındaki ruhani durum filan çok güzel verilmiş. Capitol’ün havası, insanlar, o absürdlük filan etkileyici olmuş.

Kitabı okuyup, beğenen herkesin filmi görmesi gerekiyor. Artık iki sene bekleyip ikinci kitabında film olmasını merakla bekleriz. Son olarak da filmi 3b yapmadıkları içinde yapımcılara ayrıca teşekkür etmek lazım. Umarım bu şekilde devam ederler.

Etiketler , , , , , , , ,

Dikmesi kolay da…

Dün Ataşehir’in içinden geçerken Ağaoğlu’nun yeni binalarını gördüm. Boynum ağrıyor bakarken ne kadar yükseklermiş diye. Baya yüksekler. Hatta baya baya. Şimdi bunları belli bir zaman içinde, güzelce yapabiliyorsun da bunlarda yaşam nasıldır bilen var mı? Ben tahmin edeceğim bazı şeyleri. Mesela asansör yedek enerjili onu biliyoruz. Hani 35. kata elektrikler kesilirse çıkabil diye, ya da asansörde kalma diye. Bu mantıklı. Ama işin acı kısmı deprem ülkesinde yaşadığımızdır. Allah korusun yıkılması ile ilgili değil demek istediğim şey. Güçlü bir depremden sonra o kazığın sağa-sola, öne-arkaya beşik gibi sallaması ile bir daha o insanlar oralarda oturabilecek mi? Kabus ötesi bir durum. Düşünsene ya zangır zangır.  Biz normal apartmanlarda nasıl hissediyoruz, adam uzaya giden apartmanda neler hisseder kim bilir.

Ayrıca altyapı durumunu da sorgulamak lazım, kaldırabilecek mi bu binaları? Ya da trafik? Binlerce kişi kalacak bir anda, yüzlerce apartman, yüzlerce otomobil. Şu an o civar hafta sonu ölüyor zaten trafik olarak. Öğleden akşama kadar hep bir kaos. Ya erken geçeceksin, ya hiç. Biz genelde ya hiç kısmını tercih ediyoruz. Alternatifleri de tıkalı. Kaç defa trafiği görünce kaçtığımı hatırlarım. Şimdi havalarda ısınmaya başladı. Eyvah eyvah..

Gününüze moral kattım, bir şey değil.

Etiketler , , , , ,

Sevdim bu işi

Az önce Timeout İstanbul’u okurken Little Fish konserini gördüm. Ayıp olacak belki ama bir dinleyeyim nasıllarmış dedim. Grooveshark sağolsun hemen sağladı bize bu imkanı. Beğendim, sitelerini ziyaret ettim, kaç albümleri filan var diye. Tek albümü gördüm, fiyatına bakmak için tıkladım 7 sterlin diyor. Dijital seçeneğinin altında yazan “name your price” beni baya şaşırttı. Ama insanı çok kötü bir ana sürüklüyor. “Ne kadar yazmalıyım lan?” diye bir olaya girdim. Şarkılarını dinlemem bu kadar uzun sürmemişti. Orijinali 7 ise 5 iyidir dedim. Ama vicdan azabı da çekiyorum hala. Az mı oldu diye acaba. Oha yani, kim bilir kaç yazanlar da vardır. 1 penny filan.. Sistemi çok beğendim ama sanırsam bu akşam uyuyamayacağım…

Little Fish’i dinlemek isteyenler için burası güzel bir tık yeri sanırsam. Ayrıca 29 Mart, Perşembe günü Babylon Newcomers Festival kapsamında Babylon’dalar. Hafta içi olmamaydı kaçırmazdım da başlaması, bitmesi, yazık bize.

Son olarak da grup favori gruplarım arasına girmeye ciddi aday… Hayırlısı…

Etiketler , , , , , ,

Senenin ikinci bombası: The River

The Horror Story’inin senenin dizi bombası olduğunda hemfikiriz herhalde. İşte 2. bombası da kesinlikle The River bence. Daha önce yazmıştım bazı şeyleri ama çarşamba günkü sezon finali ile de iki üç şey karalayayım dedim.

Normal de mini seri olarak başlayan ve umduklarından çok tutunca devam kararı aldıklarından dizi finali sezon finaline dönüştü. Şu ana kadar dizi cidden süper ötesi gidiyordu da şu son bölüm “Yapmaaea!” moduna girdim. Bölüm güzel kesinlikle. Şu kadar kısa sürede neredeyse tüm kara sanatları bize bir şekilde gösterdiler. Hatta 20 dakikalık zombi bölümü bile The Walking Dead’in 2. sezonun tamamından iyiydi. 8. ve son bölümünde de şeytan çıkarma olayına girmişler. Emmet Cole’nin bile kitlendiği anlardı. Daha dün yazdığım çileden çıkaran Lori konusundan sonra burada da Tess Cole’nin kafamı duvara vurmama sebep olması üzdü beni. Allah’ım neden yani? NEDEN!? dedirtmeye devam ediyor bu dizilerdeki kadınlar. Neyse bu sefer neden olmamışa çabuk geleceğim. Ama dikkat spoiler da içeriyor.

Olayın bir başında sorum olacak bir de sonunda yapmasalardı keşke diyeceğim bir olay olacak. İlki Jahel’in (Makinistin kızı) her konuda, her kara büyü olayında ya da her söylenti de korkup geri plana çekildiğini veya yapmayın diye sızlandığını biliyoruz. Yapacağı şeyi de isteksizce ağlayarak filan yaptı. Lafı ortaya atıp köşesine çekildi. Ama neden bu bölümde Tess’i de gaza getirip, hadi yapalım moduna girdi onu anlamadım. Bir anda kabuğundan çıktı ama gene hala aynı eski psikolojisinde. İkinci olayda dizinin son anları. Onun dışında her şey yine yeniden süperdi. Ama sonunda sezonu uzatma modu olmamış işte. Baya yapmacık olmuş. İkinci sezon komple ne ile geçecek anladık. Zaten bölümlerin başında yazan yazıdan hepsinin ya kaybolduğunu ya da öldüğünü tahmin edebiliyoruz da bu çok farklı. Doğa ile kimse boy ölçüşemez. Bunu bilmeyen yoktur sanırsam. Bunu bu kadar bariz göstermenin de anlamı yok.

İkinci sezondan beklenti çok. Umarım tuttu diye uzatıp harcamazlar güzelim diziyi…

Etiketler , , , , , ,

The Walking Dead ve İnsan Psikolojisi

Bu hafta sezon finali yapan ve devamlı EyBiCis Ti Volking Deeeed diye mevzuya giren diziyi hepimiz eleştiriyoruz. 2. sezonu ile tam bir hayal kırıklığı yaşatan dizi bu sefer daha çok insanların psikolojilerine yoğunlaşmış durumda. Ama bunu baya kötü bir geçişle yaptıkları için baya bir insan izlemekten caydı ya da öylesine izlemeye bağladılar. Dizi de o kadar saçma anlamsız hareketler ve tutarsızlıklar var ki yeter artık dedirtti. Ya da bu tip bir duruma düşersek(!) ne yapacağımızı anladık.

Bizi şaşırtan olaylardan biri T-Dog’un hala hayatta olması. Bu tip ortamlarda zenci birinin iki sezon boyunca hayatta kalması pek olası olamadı. Irkçılık yaptığımı sanmayın sakın ama Hollywood  bunu aşıladı filmleriyle bize. İkinci olarak Carl denen çocuk nasıl bir şeydir ya. Vurulunca üzülmüştük filan ama bir insan nasıl bu kadar.. neyse.. Ve esas diziden bir şekilde karakter olarak giderse herkesin rahatlayacağı kişiye gelelim: Lori. Kadın kocası öldü diye bir süre sonra adamın en iyi arkadaşı ile yattı, ondan hamile kaldı. Kocasını en iyi arkadaşına karşı doldurdu, en iyi arkadaşına hep bir yandan umut verdi ve sonunda birbirlerine soktu. En sonunda da hayatta kalmak için onu öldürünce de triplere girdi. Ee yuh be kadın ya! Rick’in gruba bu durumu anlattığında grubun tepkisi de ayrı komik. Bu komiklik diziden değil insanoğlundan kaynaklanıyor. Vurulanı tanıyorsak hep mazlumdur, vuran haklı da olsa can aldığı için suçludur. Çünkü vurulan o ortamda bir daha olmayacak. Aslında benim yorumum orada Shane öldürmekten değil ölmek istedi. Çünkü karakteri gereği vurmak istese vururdu. Evet bir pişmanlık ve vicdan azabı içinde Rick’e karşı ve belkide artık bunun altında ezilmekten kurtulmak istedi. Çünkü herkese karşı hede hede konuşurken Rick’e karşı sindi. Hoş bu benim düşüncem. Şu da var ki grup liderliğine üstlenmek gibi bir yükün altına girme olayı da var. Cidden böyle bir grupta bunu yapabilmek ve herkesi mutlu etmeye çalışmak ayrı bir çile. İzlerken bana hissettirdikleri şeylerden biri de sanki hiç ortam yok aralarında. Yani Lost’ta en sıkıcı sahneler müziğin öne çıkıp gülüşmelerin, muhabbetlerin ve ortamın sıcaklığını öne çıkaran sahnelerdi. Ama nasıl bir hava hakim onu anlayabiliyorduk az çok. Burada hep bir kaos var. İnsan dayanamaz ki buna. Bu kadar uç bir noktada olamaz insanlar.

Bunun dışında kadınların içten içe erkekleri nasıl yönlendirdiğini veya çalıştığını güzel gösteriyor. Hele ki sezon finalinde Carol’un Darly’i etkileme çalışması ve nasıl geri teptiğini gördük. Darly şu anda en kral modda ilerliyor. Zombi taklidi filan cidden süperdi. Bölümün sonunda ninja tipli ablamız baya reyting alacak gibi. Bunların dışında bölümün sonunda gördüğümüz binanın hapishane olduğunu herhalde anlamıştır herkes ama bir evde bir sezon geçirten senarist orada rahat iki sezon geçirtir diye de bir endişemiz var.

Tek dileğim dizi nasıl ilerlerse ilerlesin tutarlı olsun, dizi çektik demek için olmasın. Son üç bölüme kadar bu şekilde ilerletip herkesi soğuttular kendilerinden çünkü. Son olarak zor durumda Hershel’in ki gibi şarşörü bitmeyen silahınız olsun…

Etiketler , , , , , , , ,

Poster isteriz!

Son dönemdeki favori sitem Fab.com’dan (buradan üye olabilirsiniz) aldığım posterlerin gönderim ücretinin poster fiyatından kat kat fazla olması fena koyuyor. 20 dolar bile değilken aldığım posterin değeri, iki gönderim fiyatı bundan katlıca. Ama değdiği için sesimi çıkarmıyorum tabi. Normalde Türkiye’ye gönderim olmayan sitelerden alışveriş yaparken kral sitelerden biri NYBox.com’u kullanıyorum kullanmasına da kar payını arttırmış olmaları hoş olmamış. Şimdi sağ olsunlar FedEx ve DHL’i de listelerine eklemişler ama o fiyatları görünce cidden koşarak kaçtım. Bu tip ilk denememi VIAddress ile gerçekleştirmiştim ama biraz laubali bulduğum için fazla da üstüne gitmemiştim. Ayrıca Indiana da olması da etkenlerden biri. Kargonun New York’a gitmesi daha hızlı oluyor malum. Ama dediğim gibi asıl olay malum kargo fiyatları. yarım kiloluk şey diye geçir geçirebildiğin kadar. Yarım kilonun sebebi de kırışmasın diye koydukları karton. Ama sanatçının baskının arkasına imza atmış olması şık olmuş.

Şimdi sırada diğer posterler var. Yalnız cidden bu tip posterleri bulabileceğim bir yer var mı İstanbul’da merak ediyorum. Ev için çok şıklar ve ucuzlar. Bizde nedense geçiren fiyatlar varmış gibi geliyor. Bilen ve bunu yazıyı okuyan kişilerden yardımlarını esirgememelerini de rica ederim.

Etiketler , , , , , ,