
Twitter çıktı mertlik bozuldu ama. Oraya 1-2 cümle bir şey yazmaktan buraya yazı yazamıyorum içime oturuyor. Zaten deli gibi uykum var. Kaldıramıyorum artık bunları. Hatırlatıcı diye kullanalım o zaman orayı, değil mi?
D&R ve yeni çıkanları beni benden alıyor doğrusu. Daha önce “Sil Baştan” isimli kitap çıkar çıkmaz %25 indirimli reyonundaydı. Böyle sallamasyon takılıyordu orada. Ben de oradan alıp okumuştum. 3 ay sonra filan kitap en çok satanlarda eski indirimsiz fiyatıyla duruyordu. En son bombaları ise Arka Bahçe Yayınlarının çıkardığı ve kitap kapağının içinde “Birinci Basım: Mayıs 2005” yazan kitap yeni çıkanlar standında. Dizi tutunca ve Epsilon Yayınları hemen kitabı çıkarınca onu da oraya koyu vermişler. Ama cidden komik ya olay. 7 yıllık kitabı sen çık yeni çıkanlara koy. Biz de saf saf en son ne çıkmış, en çok ne satıyor diye reyonlara bakıyoruz.
Cumartesi Ramazan’dan önce son bir vurgun için Taksim’e gittik. Önerim Asmalı Mescit’e gitmekti ama ölmüş orası. Bezgin dışında dışarıda masası olan yer yok. Zaten oranın da yeri dışarda diye kurtarıyor. Ana yoldaki her yer bomboştu. Resmen öldürmüşler. Sırf canlılığını seviyordum, artık onu da almışlar. Ama sanmıyorum bu uzun sürsün. Maksimum iki aya eski haline bürünür.
Bilenler bilir Gökhan Semiz’i. Tuvalette yazdığı şarkı sözleri ile herkesi eğlendiriyordu. Aklıma geldi geçen gün, şu anda ortam tam onluk. Durmadan üretim yapabileceği bir siyaset ortamımız var. Ah be Gökhan, özledim seni ya…
Bir isyan da Ayvalık tostuna gelsin. Ayvalık tostu diye bir şey yok artık haberiniz olsun. Ne zaman İstanbul’da satışa çıktı, artık tost most kalmadı ortalıkta. Bütün olayı ekmeği ile piştikten sonra tostun içine ketçap, mayonez, turşu ve domates koymalarıydı. Şimdi karışıkta ki sosisli bile soslu. Rezalete bak. Hayır saçma olan Ayvalık da bile bu dönüşümü geçirdi. Saçma sağan bir şeye çevirdiler. Hiç de güzel değil. Ayvalık’ta o tostu yemeyen insanlar tostu şimdiki haliyle tanıdı ve öyle sanıyorlar. Üzücü olan bu. Ne kadar çabuk yozlaştırıyoruz her şeyi. Taklit ederken bile beceremiyoruz. Sırf para, sırf para. Değer diye bir şey kalmamış hayatta.
Bu haftasonu yeni bir kitap aldım. NTV Yayınları çıkarmış, yüz binlerce satılmış filan. Ferdinand von Schirach adında bir ceza avukatının yazdığı “Suç” adında bir kitap. Baya popüler olmuş ve film hakları bile alınmış. Hatta ilk filme de karar verilmiş ve çekimlerine başlanmış sanırsam. “Şans” adlı hikaye film yapılmaya karar verilmiş. Şu ana kadar 4 tane hikaye okudum ve bana göre aralarında en klişesi ve klasiğini film yapmaya karar vermişler. Belkide nabız yoklayıp kendine bağlama amacı güdülmüştür. Hikayelerden biri “Diken” bana The Maiden Heist filmini hatırlattı. Nedense kitaptaki adamı da filmdeki karakterlerle eşlemeye çalıştım. Kitap güzel, akıcı ve hikayeler cidden eğlenceli. Hepsinin gerçekten yaşanmış olması insanda merak uyandırıyor.
Mark Romanek imzalı, başrollerini Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley’in çektiği böyle ağır bir drama filmi. Film Kazuo Ishiguro’nun filmle aynı ismi taşıyan kendisinin 6. kitabı. Normalde ağır filmleri bir kere izler bırakırım ama bu film beni çok etkiledi ve zamanım olsa da yeniden izleyebilsem diyorum. Biraz konusundan bahsedecek olursam; Ruth, Kathy ve Tommy dönemin elit yatılı okullarından Hailsham’da okumaktadırlar. Bu arkadaşlar 11 yaşındayken okula yeni gelen gözetmen öğretmen bir gün derste o çocukların neden orada olduklarını dayanamayıp söyler. Aslında bire bir anlatmaz ama en büyük ipucunu verir. Zaten daha sonra okulda bir daha görünmez. Evet filmde bir aşk üçgeni var ama sırf aşk üçgeni olsa sıradan bir film olabilirdi. Hafif bilim kurgu ögeleri içeriyor. Bunu film bitince anlayabiliyorsunuz kesinlikle. O da üstünde düşünürseniz. Filmi benim için bu kadar etkileyici kılanşeylerden biri de müzikleri.
Rachel Portman imzalı film müzikleri de süper ötesi. Yaklaşık dört gündür filan başka hiç bir şey dinlemiyorum neredeyse. Normalde bu tip müzikler beni kısa bir süre sıksa da bu filminkiler gerçekten çok çok başarılı. Ayrıca afişi de ayrı bir hoşuma gitti. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.
Geçtiğimiz aylarda yeni bir kitap çıktı; “80′lerde Çocuk Olmak” diye. Kadir Aydemir tarafından hazırlanmış ve o dönemde çocuk olan kişilerin hatırladıklarını yazdığı bir kitap. Daha alamadım ama en yakın zamanda toplu kitap alımı yaptığım zaman (aslında e-kitap olarak da çıkar belki diye umutlandığım için) alacağım. İçini karıştırdığım da çok hoş ve güzel şeyler görmüştüm. O günleri hatırlamak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.
DDB’nin blogunda gördüğüm yaratıcı bir konsept ürünle günü sonlandırayım o zaman. Böyle bir küvet (mekanizması demek daha doğru olabilir) ürünümüz. Manzaraya karşı rahatlama seansı. Banyosu küçük olan evler için ideal bir düşünce aslında. Çünkü kapanınca normal lavaboya dönüşüyor bu sistem. Whirlpool ürünü olan bu şey blogda da yazdığı gibi Japon otelleri için baya ideal.
Dün akşam haberleri izlerken bir şey dikkatimi çekti. Basının abartması da baya katkı bulunuyor insanların dolmasına tabi ki de. Dün Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91. yılının kutlamaları vardı. Gündemde malum asker – hükümet gerginliği hat safhada. Neyse, olay şu: Ankara Valiliği, Geleneksel düzenlenen Garnizon Koşusu ve seğmenler yürüyüşüne “genel hayatı olumsuz etkileme” adı altında izin vermedi. Ama 75. Atatürk Koşusu yapıldı. Çelişki içinde çelişki içinde çelişki içinde çelişki içinde… Bu böyle gider, durduramayız. Koşu genel hayatı etkilemiyor sanırsam ya da bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı geçerken tüm yollar kapatılınca (ki hatta düğüne yetişecek diye şehirler arası yol bile kapatıldığını düşünürsek) genel hayat etkilenmiyor da askerin halkla bu kadar yakın ve sıcak buluşması etkiliyor. Yani yazmak istemiyorum siyaset ya da bu tip şeyler ama dayanamıyorum. Bu nasıl bir mantıktır ya? Koşu yüzünden insanlar trafik çilesini çekmiş gene. Ne değişti izin vermeyerek onu anlamak mümkün değil. İnanın bu yürüyüşler halkın gerçekten çok hoşuna gidiyor. Yaşadım, biliyorum. Ama maalesef aradaki çelişkiyi ve bu yapılanı veya yapılmayanları anlayabilecek bir kitlemiz yok..
Gözlerim fena yanıyor. Hatta gözlerimden uyku akıyor desem yeridir. Dün akşamki halı saha maçından sonra normal zaten bu durumda olmam. Bir ara abartısız üç dakika filan depar attım. Bacak filan kasılıyor şimdi. Ama kaleci olmayıp oyunda olunca spor yaptığımı gerçekten hissediyorum.
Dizi demişken Fringe’den bahsetmeden olmaz herhalde. 3. sezon biraz tek düze başladı ama 7. bölümle cidden beni benden aldı. Dizi 7. bölümden sonra başladı desek yanlış olmaz sanırsam. Ama kötü bir haber aldık ki dizi cuma gününe çekilmiş ve reytingleri iç açıcı değilmiş. Amerikan halkı pek cuma günü evinde oturup dizi izlemez zaten. Fox’un diziyi cumaya atıp, sonra bakın reytingleri yerlerde sürünüyor deyip sezon sonu diziyi sonlandırma olasılığı yüksek ki beklenende bu zaten. Belki bu 9. bölüm patlamasını daha önce yapsalardı böyle olmazdı. Çünkü insanlar artık göreceklerini gördü ilk iki sezonda. 3. sezonda yenilik istedi ve başlarda da göremeyince izlemeyi bıraktı. Sabırsızlık aslında bu ama olsun. Carnivale nasıl ilk bölümlerinde hat safhada ağır ve durağandı ama sonra çılgın bir ivme kazandı, aynı mantık bundan da beklenebilirdi. Carnivale gibi bir dizide gelmez ama ya. Bittiği anı hatırladıkça üzülüyorum. Tüylerim diken diken oluyor o ayrı.
Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.
Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead) hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;
Bu sabah çok efsane bir haber gördüm. Dallas dizisi geri dönüyormuş. Ee her şeyin remake’ini yapıyorlar, onunda yapmazlarsa ayıp olurdu. Tabiki çoğu remake gibi ne tutucak, ne de güzel olacaktır ama işte yapmadık demiyelimin bir örneği. Yeni Dallas’da Kiefer Sutherland, Josh Holloway ve Jennifer Love Hewitt’in oynaması planlanıyormuş. Kadro şukela olacak ama ya gerisi?… Bakarsınız Cesur ve Güzel ile Yalan Rüzgarı’nında remakeleri çekilir. 7 ceddimiz aynı şeyleri izleyerek yaşlanır.
Ve bitti. Bu da bitti. Suzanne Collins’in yazdığı Açık Oyunları serisinin son kitabı olan Alaycı Kuş 2 Eylül’de piyasaya çıkmıştı. Ben anca okuyup bitirebildim tabiki de. Hikaye nereye varacak diye merakla bekliyordum. Son 100 sayfaya geldiğimde de bu merakım devam ediyordu. Hatta gidişatı görünce sonunu nasıl bağlayacağını çok merak ettim. Bu heycanlı ve yaratıcı hikayeden çok daha hoş, şaşırtıcı ve klasik olmayan bir son beklerdim. Çünkü bi’ yerden sonra sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Onun dışında karakterlerin işlenişi, maceralar filan gerçekten başarılı. Kendinizi bir yerden sonra Katniss’in yerine koymaya başlayıp, ben olsam ne yapardıma kadar hayal edebiliyorsunuz.