Filed under Kitap

Yeter artık Twitter!

Twitter çıktı mertlik bozuldu ama. Oraya 1-2 cümle bir şey yazmaktan buraya yazı yazamıyorum içime oturuyor. Zaten deli gibi uykum var. Kaldıramıyorum artık bunları. Hatırlatıcı diye kullanalım o zaman orayı, değil mi?

D&R ve yeni çıkanları beni benden alıyor doğrusu. Daha önce “Sil Baştan” isimli kitap çıkar çıkmaz %25 indirimli reyonundaydı. Böyle sallamasyon takılıyordu orada. Ben de oradan alıp okumuştum. 3 ay sonra filan kitap en çok satanlarda eski indirimsiz fiyatıyla duruyordu. En son bombaları ise Arka Bahçe Yayınlarının çıkardığı ve kitap kapağının içinde “Birinci Basım: Mayıs 2005” yazan kitap yeni çıkanlar standında. Dizi tutunca ve Epsilon Yayınları hemen kitabı çıkarınca onu da oraya koyu vermişler. Ama cidden komik ya olay. 7 yıllık kitabı sen çık yeni çıkanlara koy. Biz de saf saf en son ne çıkmış, en çok ne satıyor diye reyonlara bakıyoruz.

Cumartesi Ramazan’dan önce son bir vurgun için Taksim’e gittik. Önerim Asmalı Mescit’e gitmekti ama ölmüş orası. Bezgin dışında dışarıda masası olan yer yok. Zaten oranın da yeri dışarda diye kurtarıyor. Ana yoldaki her yer bomboştu. Resmen öldürmüşler. Sırf canlılığını seviyordum, artık onu da almışlar. Ama sanmıyorum bu uzun sürsün. Maksimum iki aya eski haline bürünür.

Bilenler bilir Gökhan Semiz’i. Tuvalette yazdığı şarkı sözleri ile herkesi eğlendiriyordu. Aklıma geldi geçen gün, şu anda ortam tam onluk. Durmadan üretim yapabileceği bir siyaset ortamımız var. Ah be Gökhan, özledim seni ya…

Bir isyan da Ayvalık tostuna gelsin. Ayvalık tostu diye bir şey yok artık haberiniz olsun. Ne zaman İstanbul’da satışa çıktı, artık tost most kalmadı ortalıkta. Bütün olayı ekmeği ile piştikten sonra tostun içine ketçap, mayonez, turşu ve domates koymalarıydı. Şimdi karışıkta ki sosisli bile soslu. Rezalete bak. Hayır saçma olan Ayvalık da bile bu dönüşümü geçirdi. Saçma sağan bir şeye çevirdiler. Hiç de güzel değil. Ayvalık’ta o tostu yemeyen insanlar tostu şimdiki haliyle tanıdı ve öyle sanıyorlar. Üzücü olan bu. Ne kadar çabuk yozlaştırıyoruz her şeyi. Taklit ederken bile beceremiyoruz. Sırf para, sırf para. Değer diye bir şey kalmamış hayatta.

Etiketler , , , , , , , , ,

Volkswagen, Nokta

Takıldım şu yeni VW Passat reklamına. Herkes için eski olabilir ama benim için baya yeni. Televizyon izlemeyen biri için en azından. En güzel sahnesi bence annesinin tabağı önüne ittikten sonraki tripleri. Bu arada reklamın Türkiye versiyonu ile Avrupa versiyonu farklı. Benim Youtube’da izlediğim versiyonunda anahtarda iki tane yan yana tuş vardı, bizim versiyonda tek tuş var. Ben yanlış anlamışım ama yabancı versiyonunda arabayı çalıştırıyor çocuğun babası. Ama benim için VW reklamları arasında Golf GTI reklamı farklı yer tutacak.  İnce detayların güzel işlendiği bir reklam. Baya eski olduğu için ve benimde daha yeni gözümü açtığım zamanlar olduğundan belki daha çok etkilemiştir beni. Ama izlemekten sıkılmadığım bir reklam. Üstüne bu Passat reklamı artık son noktalardan birini koydu.

Bu hafta cumartesi akşamı El Classico serisinin ilk maçı oynandı. Yorgunluktan mı yoksa maçtan mı bilemeyeceğim ama ikinci yarı uyku modunu açtım. En azından ilk golü gördüm, ikinciyi kaçırmışım. Olay maç değil zaten. Olay bu maçı Ataşehir Trio’da sinemada yayınlanması. Adamlar İspanya’da bunu yapıyor mu bilmiyorum ama kraldan çok kralcı mıyız neyiz anlamadım. Ayrıca maç da gayet sıkıcıydı.

Bu hafta İzmir’e gittim, geldim. Havaalanında dükkanlar vardır, onlarda metrobüs oyuncağı gördüm. Sanki başka yerlerden de hatırlıyorum ama yani çok komik ya. Evde metrobüs ile oynayan bir çocuk düşünemiyorum. Vın vın metrobüs şöförü olacağım ilerde ben! Aslında iyi para var. Baya iyi para demek istedim. Mühendisten, öğretmenden daha fazla kazanıyorlar. Şşş kimse duymasın.

Bu haftasonu yeni bir kitap aldım. NTV Yayınları çıkarmış, yüz binlerce satılmış filan. Ferdinand von Schirach adında bir ceza avukatının yazdığı “Suç” adında bir kitap. Baya popüler olmuş ve film hakları bile alınmış. Hatta ilk filme de karar verilmiş ve çekimlerine başlanmış sanırsam. “Şans” adlı hikaye film yapılmaya karar verilmiş. Şu ana kadar 4 tane hikaye okudum ve bana göre aralarında en klişesi ve klasiğini film yapmaya karar vermişler. Belkide nabız yoklayıp kendine bağlama amacı güdülmüştür. Hikayelerden biri “Diken” bana The Maiden Heist filmini hatırlattı. Nedense kitaptaki adamı da filmdeki karakterlerle eşlemeye çalıştım. Kitap güzel, akıcı ve hikayeler cidden eğlenceli. Hepsinin gerçekten yaşanmış olması insanda merak uyandırıyor.

Kitap zannettiğim bir şeyinde albüm olduğunu öğrendim. İlk gördüğüm de Semih Saygıner’in Gizli Aşk albümünü kitap sandım. Çünkü kitap çıkarması daha makul geldi bana. Albüm ne alaka yani? Adam nereden nereye getirdi kendini. Yani merak ediyorum ama kesinlikle dinlemek istemiyorum şarkılarını. Ah şu teknoloji nelere kadirsin…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , ,

Never Let Me Go

Mark Romanek imzalı, başrollerini Carey Mulligan, Andrew Garfield ve Keira Knightley’in çektiği böyle ağır bir drama filmi. Film Kazuo Ishiguro’nun filmle aynı ismi taşıyan kendisinin 6. kitabı. Normalde ağır filmleri bir kere izler bırakırım ama bu film beni çok etkiledi ve zamanım olsa da yeniden izleyebilsem diyorum. Biraz konusundan bahsedecek olursam; Ruth, Kathy ve Tommy dönemin elit yatılı okullarından Hailsham’da okumaktadırlar. Bu arkadaşlar 11 yaşındayken okula yeni gelen gözetmen öğretmen bir gün derste o çocukların neden orada olduklarını dayanamayıp söyler. Aslında bire bir anlatmaz ama en büyük ipucunu verir. Zaten daha sonra okulda bir daha görünmez. Evet filmde bir aşk üçgeni var ama sırf aşk üçgeni olsa sıradan bir film olabilirdi. Hafif bilim kurgu ögeleri içeriyor. Bunu film bitince anlayabiliyorsunuz kesinlikle. O da üstünde düşünürseniz. Filmi benim için bu kadar etkileyici kılanşeylerden biri de müzikleri. Rachel Portman imzalı film müzikleri de süper ötesi. Yaklaşık dört gündür filan başka hiç bir şey dinlemiyorum neredeyse. Normalde bu tip müzikler beni kısa bir süre sıksa da bu filminkiler gerçekten çok çok başarılı. Ayrıca afişi de ayrı bir hoşuma gitti. Kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum.

Madem filmle girdik, filme devam edelim. Uzun zamandır yeniden izlemek istediğim Jurassic Park’ı şu iki gün içinde yeniden izledim. Michael Crichton’ı tebrik etmek gerekiyor yeniden ve yeniden. Gerçekten çok başarılı bir hayal gücü çalışması olmuş. 1993 yılı yapımı film. Kitap da 1990′da yayınlanmış. Şöyle düşünürsek, elektrikli arabalar ve dokunmatik – interaktif  ekranları o zaman bu kadar net düşünüp yazmak ve çekmek gayet başarılı bir düşünce. Hani dokunmatik ve interaktif ekran olayı daha önceki filmlerde de vardı az çok ama gene de doğru şeyi doğru yerde kullanma uygulamasını görmek hoş bir şey. 1979 yapımı olan Alien’daki ana bilgisayarı hatırlayan var mı bilmiyorum ama cidden çok komik bir durumdu. Evet dönemin sistemi ve teknolojisi öyle gerektiriyordu ama bir oda dolusu bir bilgisayar ama yaklaşık 10 inç bir monitör. Herhalde gerek duymamışlar büyük ekrana. Alien da ne filmdi be!

Not: Şimdi kafama dank etti! Zamanında evde nereden geldiğini bilmediğim “Beni Asla Bırakma” isimli bir kitap bulmuştum. Filmin ismini Türkçe düşünüp, üzerine Japon bir yazarı tekrardan görünce o kitap olabilir mi diye hemen internetten baktım, ve o kitap olduğunu gördüm. Bu bir işaret miydi acaba? Türkçe kitabın kapağı ne kadar başarılı olmasa da ki Orjinalinin de kapağı pek başarılı değil, kitabı kafamı toparlayıp, şu yoğun dönemleri atlattıktan sonra okumayı düşünüyorum. Ama önce kitabın nerede olduğunu bulmam da lazım sanırsam.

 

Etiketler , , , , , , , , ,

Yeni yıla hızlı bir giriş

Yeni yılın ilk haftasına girdik girmesine de ben pek giremedim. Pazar günü gece 3.30′a kadar mesai yapınca, sabah her yerim ağrıyarak uyandım. Demek ki bu yılda çılgınlar gibi çalışacağım. Teoride böyle olması lazım bu işlerim.

2011′de de kesinlikle 90′ların hitlerini dinleyeceğiz. Geçen iki haftadır başka bir şey dinlediğimiz yok çünkü. Ne kaliteli ve güzel parçalar yapılmış zamanında. Şimdi ise dinleyecek bir şeyler bulamadığımız anlar oluyor. Natalie Imbruglia’dan “Torn“, Eagle Eye Cherry’den “Save Tonight” vs. Belkide daha gençtik, piyasaya yeni yeni çıkıyorduk o yüzden güzel geliyordu böyle. Düşününce o zamanları garip oluyor içim zaten. Başka açıdan bakarsak da Will Smith yeni, heyecanlı bir rapçi idi. Şimdi ise çok başarılı bir oyuncu olmuş durumda filan filan. Böyle bir ton örnek görebiliriz. Eskiden hip olup, şimdi ortalıklarda olmayanlar da dahil. Ama gene de benim için en güzel ve hatıralar dolu şarkı “Torn” idi.

O zamanlar NumberOne TV izler, sevdiğimiz şarkı çıksın diye beklerdik saatlerce. CD filan hak getire. VJ’leri izlemek, muhabbetlerini dinlemek eğlenceliydi. Seviyeli adam gibi şeyler vardı. Şimdi ise ne olduğu belirsiz klipler ve özenti VJ’leri izliyor insanlar. Geçtiğimiz aylarda yeni bir kitap çıktı; “80′lerde Çocuk Olmak” diye. Kadir Aydemir tarafından hazırlanmış ve o dönemde çocuk olan kişilerin hatırladıklarını yazdığı bir kitap. Daha alamadım ama en yakın zamanda toplu kitap alımı yaptığım zaman (aslında e-kitap olarak da çıkar belki diye umutlandığım için) alacağım. İçini karıştırdığım da çok hoş ve güzel şeyler görmüştüm. O günleri hatırlamak isteyenlere şiddetle tavsiye edilir.

O kadar yorgunum ki artık gözlerimi açık tutamıyorum. Bu hisleri sevmedim ben. Artık koli ve benzeri şeyleri görmeyi geçtim bunları duymak dahi istemiyorum.

Neyse ben devam edeyim. Şu rezalet denen Skyline’ı izledim geçen hafta. Efektler filan gerçekten güzel olmuş. Ama filmde bir konu yok kesinlikle. Buna bende katılıyorum. Hatta diyaloglardan, orada neden bahsediyorlar onu bile anlamıyorsunuz. Öyle kötü yazılmış diyalogları var. Ama o kadar da kötü değildi sanki. Sonuçta, sonu pek klasik bitmedi ve bence olay zaten sadece görsel şovu izletmekti. Spoiler yağdırmamak için kendimi zor tutuyorum. Ama kafanız boşken, ya da konusuz film izleyip, yorgun bir anınızı geçirmek isterseniz bence doğru filmlerden biri Skyline olabilir.

DDB’nin blogunda gördüğüm yaratıcı bir konsept ürünle günü sonlandırayım o zaman. Böyle bir küvet (mekanizması demek daha doğru olabilir) ürünümüz. Manzaraya karşı rahatlama seansı. Banyosu küçük olan evler için ideal bir düşünce aslında. Çünkü kapanınca normal lavaboya dönüşüyor bu sistem. Whirlpool ürünü olan bu şey blogda da yazdığı gibi Japon otelleri için baya ideal.

 

 

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

Ne desem bilemedim

Dün akşam haberleri izlerken bir şey dikkatimi çekti. Basının abartması da baya katkı bulunuyor insanların dolmasına tabi ki de. Dün Atatürk’ün Ankara’ya gelişinin 91. yılının kutlamaları vardı. Gündemde malum asker – hükümet gerginliği hat safhada. Neyse, olay şu: Ankara Valiliği, Geleneksel düzenlenen Garnizon Koşusu ve seğmenler yürüyüşüne “genel hayatı olumsuz etkileme” adı altında izin vermedi. Ama 75. Atatürk Koşusu yapıldı. Çelişki içinde çelişki içinde çelişki içinde çelişki içinde… Bu böyle gider, durduramayız. Koşu genel hayatı etkilemiyor sanırsam ya da bakan, başbakan veya cumhurbaşkanı geçerken tüm yollar kapatılınca (ki hatta düğüne yetişecek diye şehirler arası yol bile kapatıldığını düşünürsek) genel hayat etkilenmiyor da askerin halkla bu kadar yakın ve sıcak buluşması etkiliyor. Yani yazmak istemiyorum siyaset ya da bu tip şeyler ama dayanamıyorum. Bu nasıl bir mantıktır ya? Koşu yüzünden insanlar trafik çilesini çekmiş gene. Ne değişti izin vermeyerek onu anlamak mümkün değil. İnanın bu yürüyüşler halkın gerçekten çok hoşuna gidiyor. Yaşadım, biliyorum. Ama maalesef aradaki çelişkiyi ve bu yapılanı veya yapılmayanları anlayabilecek bir kitlemiz yok..

Günün eğlenceli haberi ise kadınları aşağılayıcı deyim ve atasözleri kitaplardan çıkarılıyormuş. TDK bununla ilgili bir çalışma yürütüyormuş. Kesinlikle gerekli bir şey ona lafım yok ki düşünen aklıyla bin yaşasın ama insanlar bunları okulda öğrenmiyor ki. Öncelikle insanların beyninden söküp atmak lazım. Ben hiç duymadığım şeyleri dün televizyonda bu haberde duydum mesela. Bu sözler babadan oğula geçen bir yöntem misali ağızdan ağıza dolaşır. En kötü ihtimal, okuldaki öğretmeninizin bir kadın düşmanı kesilmesi gerekir. Neyse, en azından böyle bir şeyi düşünmeleri güzel diye düşünüyorum.

İsyanlarla başladık, öyle devam edelim. Geçen hafta D&R’ın sitesinden e-kitap aldım. 5 kitap’a toplam 23 TL civarı para ödedim. Her şey normal. Hatta kitabının kalınlığı ve boyutları yüzünden hala okuyamadığım Olasılıksız’ı bile 13 TL gibi bir fiyata aldım. Bu güzel bir süpriz di ki kötü olan kısım Elif Şafak’ın Bit Palas kitabını 17 TL’ye satıyor olmaları. Zaten kitabın orjinali 23 TL filan ki Kadıköy’de sahaftan 9 TL’ye çok temiz kullanılmış ve sıfıra yakın halini almıştım. Bu kadar pahalı olacaksa neden e-kitap alayım ki, olayın komikliği de burada. Bu fiyatı gördükten sonra yeni çıkacak kitapların e-kitap versiyonlarının fiyatlarını düşünmek bile istemiyorum. Onların da fiyatlarının inmesini dört gözle bekliyor olacağız desenize.

Son olarak çoğumuzun bilmediği bir bilgiyi aktarayım ve yazıyı sonlandırayım. Geçtiğimiz haftaların birinde Radikal’in ekinde okuduğum enteresan bir haberdi. Türkiye’de dünyanın hiç bir yerinde bulunmayan 10′dan fazla orkide çeşidi varmış. Ama bu orkideler soylarının tükenmesi ile karşı karşıyaymış. Sebebi ise cidden kimsenin tahmin edemeyeceği bir şey: Ülkemizde orkideler Maraş Dondurması ve sahlep üretimi için kökünden sökülüyormuş. Kökünden sökülmesi demek o bitkiyi tamamen imha etmek demek. Yani kitlendim ilk haberi okuyunca. Sahlep de Maraş dondurması da ülkemizde en çok sevilen ve tüketilen şeylerden. Demek ki Maraş dondurmasının sırlarından biri de bu. Hoş tabi ki de gönüllü veya yetkililer devreye girerse en azından bu sayısı az olan orkide türleri koruma altına alınabilir. Hatta bunlar özel bahçelerde yetiştirilebilir ve sırf bu sahlep ve dondurma üretimi için de ayrı bir yerde seri üretimi yapılabilir. Hoş bunları buradan yazıp, atıp tutmak kolay da acaba bu mümkün mü onu da düşünmek lazım.

 

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

Bu Fringe’e yapılır mı?

Gözlerim fena yanıyor. Hatta gözlerimden uyku akıyor desem yeridir. Dün akşamki halı saha maçından sonra normal zaten bu durumda olmam. Bir ara abartısız üç dakika filan depar attım. Bacak filan kasılıyor şimdi. Ama kaleci olmayıp oyunda olunca spor yaptığımı gerçekten hissediyorum.

2 haftadır diziler yok piyasada bilmem farkında mısınız? (Ayrıca Google Chrome’un şu an çok başarılı bir yazı denetlemesi yapması da beni çok mutlu ediyor) The Big Bang Theory 10 Aralık’da yeni bölüm yayınlayacakmış. 3 hafta ara mı olur be kardeşim. Blue Mountain State de yok piyasada. Hadi anladık, geçen hafta şükran günü filandı. Bu hafta ne var ki?

Dizi demişken Fringe’den bahsetmeden olmaz herhalde. 3. sezon biraz tek düze başladı ama 7. bölümle cidden beni benden aldı. Dizi 7. bölümden sonra başladı desek yanlış olmaz sanırsam. Ama kötü bir haber aldık ki dizi cuma gününe çekilmiş ve reytingleri iç açıcı değilmiş. Amerikan halkı pek cuma günü evinde oturup dizi izlemez zaten. Fox’un diziyi cumaya atıp, sonra bakın reytingleri yerlerde sürünüyor deyip sezon sonu diziyi sonlandırma olasılığı yüksek ki beklenende bu zaten. Belki bu 9. bölüm patlamasını daha önce yapsalardı böyle olmazdı. Çünkü insanlar artık göreceklerini gördü ilk iki sezonda. 3. sezonda yenilik istedi ve başlarda da göremeyince izlemeyi bıraktı. Sabırsızlık aslında bu ama olsun. Carnivale nasıl ilk bölümlerinde hat safhada ağır ve durağandı ama sonra çılgın bir ivme kazandı, aynı mantık bundan da beklenebilirdi. Carnivale gibi bir dizide gelmez ama ya. Bittiği anı hatırladıkça üzülüyorum. Tüylerim diken diken oluyor o ayrı.

Bu yazıda da reklam yapmazsak olmaz. Marketing Türkiye’nin IP (İnteraktif Pazalarlama Dergisi) diye bir eki var. Onun içinde gördüm bu siteyi ve çok hoşuma gitti; Evmanya.com adına bir site. Eviniz için çok güzel ürünler bulabilirsiniz. Zamanında mobilya ve ev eşyaları blogu olarak yola çıkmış ve bu halini almış zamanla. Elektrikli süpürgeden bardağa baya geniş bir ürün yelpazesi var.

Çok güzel kitaplar gördüm gene D&R’da ama okuyacak vaktim olmadığı için alamayıp, sadece not ediyorum isimlerini. Dikizleme Günlüğünü’nde ilerleme kaydedemedim hala. Yorgunluktan ve uykusuzluktan pek zaman bulamadım şimdilik ama kararlıyım bugünden itibaren daha fazla kitap okumak için zaman ayıracağım. Yeni çıkan kitapları okumayı heves ettim bir kere. Ayrıca D&R demişken şunu belirteyim; Aralık ayı boyunca Astoria D&R’da her alışverişinize Radikal gazetesi veriyorlar. Promosyon olarak. Diğer D&R’lerde var mıdır bilmiyorum tabi, ama güzel bir promosyon ve reklam olduğu kesin. Gazete şeklini değişirip çok güzel bir hale geldi. Bu benim yorumum tabi. Tanıtım fiyatı diye 25 Krş’a da satılıyor. Hergün alasım geldi valla…

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Beady Eye

Vee beklediğim an 2 gün önce 10 Kasım’da gerçekleşti. Noel Gallagher’in ayrılmasından sonra grup oasis adıyla yola devam etmeyeceğini açıklamıştı. Yeni gruplarının adı Beady Eye oldu ve onlarda albümden önce ilk singlelarını yayınladılar. Grubun internet sitesinden parçayı indirebilirsiniz. Çok beğenemedim şarkıyı ama sadece bir defa dinleyebilmiş olmamda bunda etkili tabi. Soundları iyice değişiyor. Eskileri düşünüp 1-2 parçayı o havada yapsalar bare.

Aynı gün içerisinde Scott Pilgrim vs World filmini izledim.Kopuyor film resmen. Aylardır bekliyordum, beklediğime değmiş. Film boyunca grafik animasyonlar sahnelere eşlik ediyor ve çok başarılı kullanılmış bu öğeler. Oyuncular çok başarılı seçilmiş.Özellikle Michael Cera çok iyi bir seçim. Bu aralar kendisi moda oldu. Bu tip gençlik filmlerinde bu yıl kendisini baya gördük. Film bir çizgi roman uyarlaması. Çizgi romanını okumadım ama sanırsam başarılı bir uyarlama olmuş. Filmin konusu aslında çok basit. Bir kızdan (Mary Elizabeth Winstead)  hoşlanan ve onunla çıkmak isteyen Scott (Michael Cera), bu amacı için onun eski sevgilileri ile mücadele etmek zorunda. Ben konusunu bilmeden izlediğim için başlarda afalladım. Daha konusu hakkında detaya girmeyeyim yoksa spoiler manyağı olur burası. Gelelim filmin asıl, en beğendiğim olayına: müziklerine. Mü-kem-mel! Tek kelimeyle mükemmeldi. Gerçekten çok başarılı. Bulu dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Hele filmi izledikten sonra çok güzel gidiyor üstüne. Ahanda playlisti;

01. We Are Sex Bob-omb! – Sex Bob-omb (Beck)
02. Scott Pilgrim – Plumtree
03. I Heard Ramona Sing – Frank Black
04. By Your Side – Beachwood Sparks
05. O Katrina! – Black Lips
06. I’m So Sad, So Very, Very Sad – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
07. We Hate You Please Die – Crash and the Boys (Broken Social Scene)
08. Garbage Truck – Sex Bob-omb (Beck)
09. Teenage Dream – T. Rex
10. Sleazy Bed Track – The Bluetones
11. It’s Getting Boring by the Sea – Blood Red Shoes
12. Black Sheep – Metric
13. Threshold – Sex Bob-omb (Beck)
14. Anthems for a Seventeen-Year-Old Girl – Broken Social Scene
15. Under My Thumb – The Rolling Stones
16. Ramona (acoustic) – Beck
17. Ramona – Beck
18. Summertime – Sex Bob-omb (Beck)
19. Threshold (8 Bit) – Brian LeBarton
20. Garbage Truck – Beck (Bonus track)
21. Threshold – Beck (Bonus track)
22. Summertime – Beck (Bonus track)

Bunların üzerine şunu da belirtmek istiyorum; artık çizgi romanlar eskisi gibi değil. Çizimler çok fazla mangaya kaçıyor. Ben mangayı çok sevmediğim için böyle diyorum tabi ki de. Neyse…

Bu arada bu spiker arkadaşlara şunu öğretmek lazım: Istanbul değil İstanbul. Dikkat ettikçe kulağımı tırmalıyor. “İ” ile yazılıyor “I” ile değil. Yeter artık ama.

Plajlarda dikkat edin artık kendinize. Sapıklar için yeni önlem almak için plajlara mobese kameraları kuracaklarmış. Sapıklar bahane üstsüz turistler şahane! Dikizleme Günlüğü’nü okumaya başladığımdan beri bu tip haberler ve olaylar daha gözüme batar oldu. Kamera kamera her yerde izleniyoruz artık. Huzur kalmadı. The Truman Show’dan sonra kendimizi ancak toparladık derken yaşamımızda bunlara şahit olur olduk. Sapıklara karşı önlem almak gerekiyor evet ama bu şekilde mi?

Şu reklamla yazıya devam edip;

 

 

son olarak da şunu söylemek istiyorum: Bir kişi düşünün, onu hiç görmediniz ve onunla yaşamadınız. Ama onu çok özlüyorsunuz… Böyle bir şeyin nasıl mümkün olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok, çünkü bir millet onu çok özlüyor… 1938′den beri çok özlüyor…

 

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Vay vay vay projeye bak!

Bu sabah çok efsane bir haber gördüm. Dallas dizisi geri dönüyormuş. Ee her şeyin remake’ini yapıyorlar, onunda yapmazlarsa ayıp olurdu. Tabiki çoğu remake gibi ne tutucak, ne de güzel olacaktır ama işte yapmadık demiyelimin bir örneği. Yeni Dallas’da Kiefer Sutherland, Josh Holloway ve Jennifer Love Hewitt’in oynaması planlanıyormuş. Kadro şukela olacak ama ya gerisi?… Bakarsınız Cesur ve Güzel ile Yalan Rüzgarı’nında remakeleri çekilir. 7 ceddimiz aynı şeyleri izleyerek yaşlanır.

Pazar günü sabah saat 10:10 gibi IKEA’ya gittik. Gitmeden önce de heralde ilk biz gideceğiz diye düşündüm ama durum hiç öyle değildi. Ben hayatımda bu kadar kalabalık görmemiştim yemek katını. İnsanlar yememiş içmemiş oraya gitmiş sanki. İçecek kısmı görünmüyordu sıradan filan. Orda kahvaltı etmeyi düşünseymişiz yandıydık. Yalnız her gittiğimdeki gibi herşeyi alasım geldi. Ev kurasım geldi böyle. Bayadırda gitmiyordum, unutmuştum bu düşünceleri ne güzel.

Yapı Kredi Yayınları’da e-kitap olayına idefix ile girmiş, hayırlı olsun. Gayet de güzel kitaplarla girmiş hemde. Normalde kitap okuyacak vakit pek bulamadığımdan hala Dava’yı bitirmeye çalışıyorum. Bitince yeni kitapları alacağım. 80 TL’lik kitabı 40 TL’ye alabilmek güzel olacak. Artık kitap sayıları artsın diyorum ama bakalım.

Geçen haftalarda Maret ile Burger King’in olayı malumunuz gündemdeydi. Tonlarca et bakteriliymiş, Burger King bunları Maret’e geri iade etmiş, Maret ise bunları imha etmişmişmişmiş. Böyle gidiyor hikaye. Amma velakin imha edilen etlerin bir kanıtı yok. Asıl bomba bu. Belki piyasada, belki cidden imha edildi. Kafada bi’ ton olay var zaten bir de bakterili et çıktı başımıza. Bunların üstüne geçen hafta (Burger King’in en büyük rakibi ve benim sevmediğim firmalardan biri)  McDonald’s'ın inanılmaz akılcıl hamlesi olan reklam filmini gördüm. Adamlar pazarlamayı çok iyi yapıyorlar. Rakibin zayıf noktasından vurup, hem taze sebze, hem taze et kullanıyoruz temalı, müşteriye güven aşılayan reklam filmi başarılı olmuş. Sevmesek de saygı duymak lazım.

Ve gelelim haftanın kazananı ve gurur kaynağımız Kenan Sofuoğlu’na. Adam ikinci kez Dünya Supersport Şampiyonu oldu (İlkini 2007′de kazanmıştı). Helal olsun valla. Geçen haftaki oyunlara rağmen, tokat gibi cevabı ile bazı rakiplerinide mutsuz etti. Ama sonuçta biz Türkler gurur patlaması yaşadık. NTVSpor’a verdiği bir röportajda bu sene artık son kez Supersport’da yarışmak istiyorum, başka bir klasmana geçmek istiyorum diyordu ama bakalım ne olacak. Takımının (HANNspree Ten Kate Honda) bu konuda anlayış göstericeğini de söylemişti. İki kardeşinide motor kazasında kaybeden Kenan Sofuoğlu’nun bu sevdadan vazgeçmeyerek üstüne gitmesi cesaret işi bana göre. Umarım bizi daha çok mutlu eder.

Son olarak da bugün gördüğüm bir haberi paylaşayım. Antalya’nın Side Belediyesi’nde adamın teki markete girer girmez, önce reyondan ürün seçen bir müşterinin boğazını kesiyor. Üstüne market sahibine bıçakla saldırıp, onu bıçaklarken bir müşteri hemen olaya müdahale etmeye çalışıyor. Ama sanırsam oda yaralanıyor, bunlar olurkende yaralanan market sahibi tabancasını çıkarıp saldırganı vuruyor. Film gibi inanılmaz bir olay cidden. Buradan olayın videosunu izliyebilirsiniz. Korkum şu ki -adam ölmemiş bu arada- adamın aklı dengesi yerinde değil filan diye az tutarlar içerde ya da salıverirler. Film diye internete koysan yer. Vay be…

Etiketler , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Alaycı Kuş

Ve bitti. Bu da bitti. Suzanne Collins’in yazdığı Açık Oyunları serisinin son kitabı olan Alaycı Kuş 2 Eylül’de piyasaya çıkmıştı. Ben anca okuyup bitirebildim tabiki de. Hikaye nereye varacak diye merakla bekliyordum. Son 100 sayfaya geldiğimde de bu merakım devam ediyordu. Hatta gidişatı görünce sonunu nasıl bağlayacağını çok merak ettim. Bu heycanlı ve yaratıcı hikayeden çok daha hoş, şaşırtıcı ve klasik olmayan bir son beklerdim. Çünkü bi’ yerden sonra sonunu tahmin edebiliyorsunuz. Onun dışında karakterlerin işlenişi, maceralar filan gerçekten başarılı. Kendinizi bir yerden sonra Katniss’in yerine koymaya başlayıp, ben olsam ne yapardıma kadar hayal edebiliyorsunuz.

Benim favori karakterim Gale idi. Neden bilmiyorum ama hem kabullenen olması hemde asi ruhu hemde düşünce tarzı buna sebepti (Çok klas cümle oldu be! Kararsızlıka girip, net bir kararla çıktık haha). Kesinlikle okumanızı tavsiye edebiceğim bir seri. Şimdiden iyi eğlenceler.

Bu hafta True Blood da sezon finali yaptı. Yaz dizisi olduğu için tek ona kalmıştım ama olmasa da olurmuş yani. Cidden çok kötü bitti. Tutarsızlığın dibine vurdular biraz.

Bu VIAddress gibi bir de Türkçe desteği olan MyUSAbox diye bir şey daha buldum. Bir de NewYork’da evim oldu fiyuuu! 4 gün önce ellerine ulaştı aldığım ürün ama hala kargolanmadı zaten. O konuda VIAaddress ile kapışıcam bu hafta, hayırlısı…

Bu arada Amazon Kindle 2 için cidden sağlam bir reklam yaptırmış. Şu linkten izlemeniz mümkündür. Ipad’in suratına çarpmışlar tokatı. Çok da mantıklı yerden vurmuşlar. İzle ki öğrenesin…

Şu Win7 ile ortaya çıkan ses sorununu toptan hallettim sonunda. Artık bilgisayar kitlenmeye başlamıştı, benimde cinler tepeden öteye gittiydi ki eski ses kartımı geri taktım ve huzuru buldum. Şu ana kadar bir sorun olmadı, bakalım hayırlısı…

Google yeni hizmeti “Scribe”yı sunar… Bu hizmet ne ola ki diye düşünürken ben elimden geldiğince açıklamaya çalışacağım. Öncelikle bu hizmet sadece İngilizce şu an için. Şimdi, bir yazı yazarken sizin tuşladığınız harflere göre hemen olası kelimeleri gösteriyor. Mesela “Hallo” yazmaya başladığınız da, “H”ye bastığınız an “H” ile başlayan kelimeleri hatırlatıcı olarak gösteriyor. Bu her harfi tuşladığınızda devam ediyor. Baya güzel ve yardımcı bir sistem. Keşke ben tezimi yazarkende olsaydı diye düşünüyorum. Bu da linki. Güle güle kullanın.

Hizmetlerimiz devam edecek…

Etiketler , , , , , , , , , , ,

Çeşit çeşit

Ben zaman bulacam da buralara birşeyler yazacağım. Çok zorlaştı son zamanlarda. Hiç hoş da değil, bilimiyorum.

Elmama kavuştum, onun mutluluğu var hala üstümde. Son dakka vergisine değdi ama olsun.

Dün Nook marka e-kitap okuyucusu edindim. Bu aletleri taşımak için bir kılıfa ihtiyacınız var ki alet çizilmesin, zarar görmesin. Hoşça vakit geçirebilelim onunla. Türkiye’de uygun kılıf olmadığından mecburen ya kendi sitesinden ya da ebay’den filan araştırdım ama sonunda kendi sitesinden siparişi verdim. Bir arkadaştan öğrendiğim bir yöntemle kargolatmayı deneyeceğim. Aldım ve nasıl deneyeceksin moduna girenler için şöyle bir site var: VIAddress Bu sitede bir tanıtım videosu var ama ben gene de biraz bilgi vereyim. Siteye üye olduğunuz zaman, bu site aracılığı ile Amerika’dan bir adresiniz oluyor. Benim mesela artık Indiana’da bir evim var. Ferah, pofur pofur esiyor böyle. Misler gibi. Daha sonra sadece Amerika’ya gönderim yapan sitelere bu adresinizi gösteriyorsunuz ve ürünü alıyorsunuz. Daha sonra da bu site üzerindeki sayfanızda ürün oraya gittiği zaman görünüyor ve sizde oradan kendinize kargolatabiliyorsunuz. Evet biraz daha masraflı olabiliyor ama sadece Amerika içinde hizmet veren sitelerden yararlanmak için çok akıllıca bir olay. Barnes & Noble daha benim kılıfı kargoya bile vermediği için o aşamaya gelemedim ben. Şunu da belirteyim, Amerika’ya çoğu alışveriş sitesi ücretsiz kargo servisi sunduğundan avantajlıda olabilir. Ürün elime ulaştıktan sonra da detaylı bilgi vereceğim.

Suzanne Collins’in Açlık Oyunları serisinin 3. kitabı olan Alaycı Kuş çıktı. Çıktı çıkmasına da sadece internet satışlarında bulabiliyoruz. İki gündür D&R’a gidiyorum ama kitap yok. Her yer vampir kitapları ile dolu. Şu karizma konuyuda böyle ayaklar altına aldılar ya ne diyeyim. Önce gündüz gezinen vampirler, şimdide ahali ile kanka olanlar. Bir karizması vardı bu ırkın yani. Buffy the VampireSlayer’ı izlerken heycanlanırdım zamanında, Spike’ı görünce “vay be karizma” derdim. Ama öğrendim ki dizinin sonlarına doğru onu da paçavra etmişler.

Kitap demişken şöyle bir sıkıntı oluyor bir kitabı bitirince. Aslında bitirince değil de bittiği gibi yeni bir kitaba başlayınca başta bir uyum süreci gerekiyor. Böyle eski kitaptaki karakterlerle yendikiler birbirine giriyor, hiç hoş olmuyor.

Son olarak da bana cinnet geçirten şu AVM’lerdeki dedektör olayına değineceğim. Önümdeki herkes ötüyor, ben ötünce dedektörle arama moduna giriyor adam. Bir de o aletin bi’ tarafıma sokmadığı filan kalıyor. Ayakkabılarımı üstüne filan bile bakıyor cinler. Özellikle Palladium bu konuda bir numara. Kemerim ötüyor diyorum, hala lütfen bir daha geçin çekiyor adam. Geçince de dedektörle didik didik aranıyorum. Saçmalık yani. Ayakkabımın içine mi gizliyeceğim silahları filan. Gene sinirlendim bak.

Etiketler , , , , , , ,