Bu sezon başlamasını dört gözle beklediğimiz dizilerden biriydi. Ama nasıl bir hayal kırıklığı ile sezona giriş yaptı anlatılmaz, yaşanır. Dizi kadrosunda olaylar olmuş. Yapımcı senaristleri mi ne kovmuş, kendi yazmaya mı ne başlamış. Böyle durumlar olduğu açık net gibi, çünkü geçen sezon bizi heyecanlandıran insanlar bunlar olamaz. İlk 4 bölümü cidden ilerlemeyen, baya bayık ve hiç süpriz olmayan bölümlerdi. Neyse ki Darly’i konu edip, biraz da senaryoyu hareketlendirip toparlamaya başladı. Ama çok umutlu olmak istemiyorum nedense. Çünkü bayabilecek kapasitede bir yazarı varsa işimiz var. Tepki gösterince drama sevmiyorsanız izlemeyin tepkilerine gülüp geçmek lazım. Drama da adam gibi olsa bari.
Bu arada fark ettim ki google translate kendini baya toparlamış. Cümleler de gene saçmalasa da arayüz değişikliği güzel olmuş. Çeviriyi yaptırdıktan sonra kelimelerin üzerine geldiğini zaman çevirdiği dildeki kelime eşlemesini yapıyor. Örneğin “Ankara’ya arabayla gidiyorum” yazdığım da çevirisinde “by car” kelimesinin üzerine gelince direk arabayı da sarı kutucuğa alıyor. Neyin neye karşılık geldiğini gösteriyor. Hatta çevirdiği kelimeleri tıkladığınızda alternatiflerini gösteriyor. Çeviri hala başarılı olmasa da bu tip özellikler ile insan umutlanıyor.
Complex.com sitesinde “50 Fail in Tech History” diye bir sıralama yapmışlar. Listenin 45. sırasında BlackBerry Playbook var. Baya şaşırdım bu kadar yeni bir ürünü listede görünce ama sebebini de açıkladıkları için olayı anlamak uzun sürmedi. BB Messenger ve BB Mail servisini Playbook’a koymamışlar. Bu sistemlerle kendinden söz ettiren bir firmanın bunu yapmaması bir hata mı acaba? Zaten bu ürünü çıkarmak da çok geciktiler. Baya önceden tanıtımlarını görebildik ama ürünün çıkışı çok gecikti. Ortalığı iPad 2 yeniden süpürdükten sonra kime hitap edecek merak ediyorum. Daha iyi veya kötü olması bir şeyi değiştirmiyor, önemli olan zamanlama. Mesela BB 9800 Torch versiyonunu da panikle erken piyasaya sürdüklerini düşünüyorum. İşlemcisinin yetersiz kalmasından dolayı insanlar dokunmatik ekranın kötülüğünü filan düşünüyorlar. Halbuki düzgün bir işlemci hızı olsa bunların hiç biri olmayacak. Zaten şimdiki kafam o zaman olsa almazdım bu aleti. Ayrıca listede üst sıralara giderken Windows Vista’yı gördüm ve cidden mutlu oldum. Bu kadar arada kalmış bir işletim sistemi olamazdı herhalde. Kendimiz mi üretsek yoksa MacOs’dan mı çaksak karar verilememiş. Listenin tamamına ulaşmak hiç
Taze taze de zamanı geçmeden de IAMX konserini yazayım biraz. Konser sayesinde biraz geç de olsa Babylon’a ilk kez teşrif ettim. Mekan çok ufakmış ve aşırı kazık tabi ki de. Konsere gelince; tek kelime ile harikaydı. Chris Corner ve arkadaşları sahnede ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar. Adamın sesi zaten süper, canlı performansta da gram değişmiyor. Yeni albümün en iyi parçalarını söylediler, üstüne eskilerden de favorileri çalınca tadından yenmez bir konsere dönüştü. “This is only for you” deyip bir gün önce çalmadıkları parçayı çalınca ayrı bir güzel oldu. Ben şahsen ilk çıktığındaki maskesini çok beğendim. Ama sonra fese bir ot takıp üretilmiş olaya gülmedim de değil. Bildiğin festi o işte. Ama son düşüncem şu ki IAMX her ay konser vermeli. Hepsine gider, aynı şekilde zevk alırım diye düşünüyorum. Yani o albümdeki yavaşmış gibi gelen şarkıları bile harika söylüyorlar sahnede. Özellikle aynı davuldan tempo tuttukları ve bagetleri birbirlerininkine vurdukları kısım şov açısından çok başarılıydı. Ne var ki bunda diye bir düşünce olabilir ama canlı izleyince baya hoş oluyor. İki gün üst üste gitmediğime yanar oldum bir anda.
Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın efsane kararları ile bizi bizden aldı son günlerde. Üstüne bir de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun yaptığı efsane açıklama gelince insanların sabrı tükendi. Yani adındaki 1 kelimeyi bu kadar kötüye kullanıp diğer 2 kelimeye ihanet edebilir. İnsanların “Bilgi”yi almasına mani olup, “İletişim”ini baltalıyorsun resmen yapacağını açıkladığın şeylerle. Dünya Basın Özgürlük listesindeki hızlı ilerlememize devam ettiğimiz yetmiyormuş gibi bir de internet yasakları ile dünyaya rezil oluyoruz (Dünya basın özgürlüğü sıralamasında Türkiye, 138 ülke arasında 136.cı sırada. Altımızdaki diğer iki ülke de Libya ve Zimbabwe. Libya’nın durumu malum, Zimbabwe hakkında da pek bilgim yok). Olduğumuz yetmiyor, olmaya da devam ediyoruz. Dünya hızla iletişim devrimlerini uygularken biz daha elimizdekini doğru düzgün kullanamıyoruz.
Dün haberini aldım ki blogspot’u da patlatmışlar Türkiye’de. Her ne kadar göz zevkime hitap etmeyen bir tasarım anlayışı da olmasa dünyanın en çok tercih edilen blogu kendileri. Bazı bloglarda Türkiye ligi maçlarını kaçak bir şekilde canlı olarak maçlar yayınlanıyormuş. Digiturk de önce Google’nin kapısını çalmış. Sonuç alamayınca da mahkeme yoluna düşüp, amacına ulaşmış. Ve halen Google’yi suçluyorlar. Başta ne alakası olduğunu tam anlamamıştım ama sonra hak da vermemek mümkün değil. Tek istedikleri Google’da arama yapıldığında illegal bir şey yaptıkları için o blogların çıkmaması. Tabi Google sallamamış olabilir. Biz ne ile uğraşıyoruz, onlar neyin derdinde diye bir düşünceleri olabilir. Zamanında Youtube’nin kaldırmadığı videolar mantığı. Büyüklüğün verdiği bir durum. Youtube’u kapatıp elde edilen amacı hiç bir zaman anlamamışımdır bu arada. Hit almasın, rateleri düşsün diye mi acaba? Yani daha farklısını düşünmek dahi istemiyorum. Bu kadar teknoloji cahili olamaz mahkemelerimiz herhalde?
Benim için ve en azından oasis ve Liam’ı sevenler için mutlu bir haber vermenin tam sırası diye düşünüyorum. Beady Eye’nin ilk albümü geçtiğimiz günlerde çıktık. “Different Gear, Still Speeding” adını taşıyan albüm daha önce de tanıttığım gibi 14 şarkıdan oluşuyor. İlk izlenimlerim olumlu yönde. Oasis’den farklı bir konsept yaratmışlar. Daha eski rock’n'roll havasında. Farklı bir hava katacağı kesin son dönemde oluşan ortama. Ülkemize gelme ihtimali nedir bilmiyorum ama ben Amazon’dan aldım direk albümü. Bu aralar gelmesini umutla bekliyorum. İlerleyen günlerde izlenimlerimi yazacağım.
Tabii ki hayat ne getirir bilinmez ama iddialara göre Steve Jobs’un altı haftalık ömrü kalmış. Her an her şey olabilir mantığı ile zaten bunun doğru olduğu tartışılır ama esas konu bu değil. Esas konu paranın saadet getirmediğidir. Paran var huzur var söyleminin yıkıldığı an. Steve Jobs’un ne kadar başarılı ve bir o kadar da zengin biri olduğunu hepimiz biliyoruz ama işte otonla para maalesef ki sizi hiç beklemediğiniz bir an hayattan koparabiliyor. Kişisine göre efsaneleşiyorsunuz o ayrı.
Google da Chrome 9′u çaktırmadan piyasaya sürdü. Bana göre en büyük özelliği site önizleme olayı. Bu özelliği ayarlarında açtığınız da adres satırına siteyi yazmaya başladığınız da enter (nam-ı değer return) basmasanız da siteyi açıyor. Tabii ön izleme olarak. Ama sayfayı aşağıya doğru indirip yazıları okuyabiliyorsunuz. Sonra adres çubuğuna yeni adresi yazıp aynı şeyi yapabiliyorsunuz. Benim bununla ilgili sorum şu olacak: Site demek tıklamak demek, hit demek. Bu şekilde tıklamadan sitelere girebilmek (o sitede hiç bir linke tıklamadığımızı düşünürsek) hit oranlarını düşürmez mi? Bu bir sorun mudur, değil midir?
Cnbc-e’de yeni mi başladı bilmiyorum ama bir kaç şey karalamak istemekteyim bu The Walking Dead hakkında. Daha önce zaman bulamadığım için izlememiştim. Geçen hafa zaten 6 bölüm gibi kısa süren bu diziyi izleme fırsatım oldu. Çizgi roman uyarlaması kendisi. 2003 yılında piyasaya sürüldü. O tarihi bilmem ama 2010′u 2011′e bağlayan yıllarda şerif kıyafetli, bize kovboy andıran bir ana karakter bana komik geliyor. Yani başka kıyafet giyme şansı bile varken bunu yapmayan bir insandan bahsediyoruz. Onun dışında dizinin konusuna bakarsak, biraz Resident Evil, biraz 28 Days Later, biraz Shaun of The Dead vs vs. Hepsinin ilgi çekici yanlarının birleşmesinden bir dizi elde etmişler. İlk sezonun altı bölüm olma sebebi ise çizgi romanın da ilk serisinin altı bölüm olması imiş. Hoş tüm serileri altı bölüm. Böyle böyle yediremezler ama. Lost gibi efsane olursa anca ki öyle bir dizi olabileceğini sanmıyorum. Zaten çizgi roman da bir yerden sonra zombi konsepti baya azalıyormuş. Daha çok psikolojik bir hal alıyormuş. Güzel bir noktaya temas edilmiş ama güzel işlenirse anca izletir kendisini.
Kendimi ayıpladığım bir düzenek bulmuş durumdayım. Kendimi ayıpladım çünkü haberimin olmaması benim açımdan üzücü. Bu düzenek dediğim şey Tumblr. Gerçekten çok başarılı bir post-blog sistemi. Post-blog ismini ben koydum. Resim, video vs gibi şeyleri postlamak için güzel bir blog sistemi. Hani bilmeyen veya keşfetmemiş biri varsa diye yazıyorum. Bende hemen kendi site ismimi oraya uyarlamak için girişimlere başladım. Ama son anda ki bir değişiklik ile isim değişikliğine gittim. Aklıma olan ve yapma işine zaman bulamadığım için giremediğim reklam blogu olayının bir kısmını orada yapmaya karar verdim. Tema tasarımları gerçekten çok başarılı (Bunları wordpress üzerinden yazmam ne kadar hoş değil mi?).
Bunu gördükten sonra da Yapı Kredi Bankası’nın leyleği geldi aklıma. Birleşmeden sonra koç başının onun yerine alması benim ve benim gibi düşünen bir çok kişi için üzücü olmuştu. Ülkenin en başarılı logolarından biriydi kendisi ve silinip gitti. Belki de ilk hesap açtırıp, ilk kartımı, üstüne ilk kredi kartımı aldığım banka olmasının da bende oluşturduğu bir duygusal etki de vardır.
2010′da ne olmuş diye klasik bir konu ile devam edeyim. En sevdiğim iki otomobil markasından ağır basan olan Volkswagen, Wolfsburg’daki fabrikasında 111.111.111. (yaz ile: yüz on bir milyon yüz on bir bin yüz on birinci) arabasını Golf olarak üretmiş. Bu rakamı heralde kimse açıklayamaz. Üretilen arabanında en sevdiğim model olması beni ayrı bir mutlu etti. Bu üretilen arabanın akıbeti hakkındaki bilgiyi şimdi hatırlıyor olamasamda bana verseler hayır demem. Çaktırmadan da DDB’nin Londra ayağının yapmış olduğu reklamı ekledim. Her VW reklamı gibi bu da çok çok başarılı.
Gözlerim fena yanıyor. Hatta gözlerimden uyku akıyor desem yeridir. Dün akşamki halı saha maçından sonra normal zaten bu durumda olmam. Bir ara abartısız üç dakika filan depar attım. Bacak filan kasılıyor şimdi. Ama kaleci olmayıp oyunda olunca spor yaptığımı gerçekten hissediyorum.
Dizi demişken Fringe’den bahsetmeden olmaz herhalde. 3. sezon biraz tek düze başladı ama 7. bölümle cidden beni benden aldı. Dizi 7. bölümden sonra başladı desek yanlış olmaz sanırsam. Ama kötü bir haber aldık ki dizi cuma gününe çekilmiş ve reytingleri iç açıcı değilmiş. Amerikan halkı pek cuma günü evinde oturup dizi izlemez zaten. Fox’un diziyi cumaya atıp, sonra bakın reytingleri yerlerde sürünüyor deyip sezon sonu diziyi sonlandırma olasılığı yüksek ki beklenende bu zaten. Belki bu 9. bölüm patlamasını daha önce yapsalardı böyle olmazdı. Çünkü insanlar artık göreceklerini gördü ilk iki sezonda. 3. sezonda yenilik istedi ve başlarda da göremeyince izlemeyi bıraktı. Sabırsızlık aslında bu ama olsun. Carnivale nasıl ilk bölümlerinde hat safhada ağır ve durağandı ama sonra çılgın bir ivme kazandı, aynı mantık bundan da beklenebilirdi. Carnivale gibi bir dizide gelmez ama ya. Bittiği anı hatırladıkça üzülüyorum. Tüylerim diken diken oluyor o ayrı.
