Filed under Gez – Gör

Barcelona 2011

Beş yıl sonra yeniden Barcelona’da olmak… Özlemişim ortamı ama görünce de hayal kırıklığına uğradım. Aşırı kalabalık, hani öyle böyle değil. Üstüne İspanyol arkadaşlar çok güzel İngilizce anlıyor ama konuşmuyorlar. İspanyolca cevap veriyorlar her şeye. Bakıyorsun sende bön bön. Hatta ilk vukuatı ilk muhattap olduğum kişiyle yaşadım. Sorduğum soruya İspanyolca cevap vermeye başladı bende dinlemedim. Sonunda İspanyolca bilmiyorum dediğim zaman bilmem kaç cent İspanyolca mı? İngilizce mi? diye bir cevap aldım. Ee sen İspanyolca konuşursan tüm cümlede ben dinlemem ki… Neyse… Uzun lafın kısası halk şımarmış. Artık Barcelona’nın futboldaki başarısı ile de artan turist sayısı ile de alakalı olabilir mi bilmiyorum. Maç biletleri zaten uçuyor. Orada olduğum sürece Barcelona – Milan maçına denk geldim. Maça gideyim diye düşünüyordum ama mininum 100 euro idi biletler. Hoş stada gitsem daha ucuza da bulunurdu da kasmadım nedense. İçimden gelmedi.

Bu sefer daha önce dışından bakıp içine girmediğim mekanları da ziyaret ettim. Bunlardan ilki La Sagrada Familia. İlk gittiğimde dışındaki inşaattan mekan pek anlaşılmıyordu. Bir sene sonra biraz daha anlaşılırken, bu sefer baya baya iş ilerlemişti. Artık içerisinde bir çalışma yok. Sadece dış cephenin birinde çalışma devam ediyor. Girmek için yaklaşık bir yarım saat sıra beklemeniz gerekiyor. Eğer yeri anlatan o kulaklıklı cihazlardan almak istiyorsanız bir de onun sırası var. Hele ki hediyelik eşya dükkanına girmek isterseniz işte onun sırası en uzunu. Gaudi’nin muhteşem zekası ile becerisi ile yapılmaya başlayan ve ölümünden sonra halen yapımı devam eden bu mekanı imkanı olan herkese görmesini öneririm. Böyle fotoğraflarla olacak iş değil. Camların renklerinin bile bir açıklaması var.

Daha önce dışarıdan bakıp içine girmediğim mekanlardan biri de gene Gaudi’nin Casa Mila’sı. Tabloya bakar gibi içeriyi geziyorsunuz. Zaten ilk önce çatıya çıkıp, oradan bir Barcelona manzarasının tadını çıkarırken heykellere doyuyorsunuz. Daha sonra sergi kısmı ve binanın tanıtımı var. Sırf Casa Mila’nın değil Gaudi’nin yaptığı tüm binaların maketleri ve tanıtımı var. Bunların dışında gene Gaudi’nin yaptığı ergonomik  sandalye ve koltuk tasarımları ile kapı kolu tasarımlarını görüyorsunuz. Zaten bir kat aşağıda evin bir katını gezme şansınız oluyor. İlk yapıldığı orjinal hali ile. Asansör ile değil de merdivenler inerken de kapı kollarını görebilirsiniz.

Üçüncü mekan ise Palau de la Música Catalana. Burası Gaudi’nin yaptığı mekanlardan biri değil. Onun hocası olan Lluís Domènech i Montaner’in eseri. Burayı gördükten sonra en çok bu mekanı görmediğime üzüldüm. Gerek hikayesi ile gerek mimarisi ile inanılmaz bir mekan. Saat başı İngilizce tur var. Zaten tursuz içeriyi gezemiyorsunuz. Önce bir video gösterimi var, daha sonra da salonu gezdiriyorlar. Halen aktif olan bu mekanın içerisindeki her heykel bir akımı, bir olayı simgeliyor. Gayet de değişikliğe ve her türlü müziğe açıklar. Geçen sene tekno konseri bile verilmiş. Diktatörlük zamanında da kendisini koruyabilen nadir yerlerden Palau de la Música Catalana. Tek sorun içeri de fotoğraf çekmek yasak.

Bunların dışında önceki iki seferde gitmediğim yerlerden biri de Montjuïc kalesi idi. Önce füniküler daha sonra teleferik ile gidilen mekandan tüm şehir ayaklarınızın altında. Kale de pek gezilecek bir şey yok. Sadece manzarası için gidilip görülesi bir yer.

Bunların dışında zamanı olan herkesin bana göre yapması gereken şey eski sokaklarda rastgele dolaşmak, doğaçlama yapmak. Yön duygunuzu unutup gezeceksiniz. Çok değişik dükkanlar, binalar, insanlar, mekanlar görme şansınız oluyor. Biz mesela çok güzel hanımsı bir yer bulduk yemek yemek için. Yemek mekanlarını bir sonraki yazıda ayrıyeten paylaşacağım.

Sonuç olarak beş senede çok değişen bir yer olmuş Barcelona. Yaşamak istediğim bu şehir kendisinden biraz soğuttu beni ama sonuçta gönül bu hala seviyor orayı. Futbolla gelen başarı ciddi şekilde şehri de etkilemiş. Zamanla düzebilir belki ama eski halini de aratmasın…

Not: ilk üç fotoğraf bana ait ama Palau de la Música Catalana’nın içinde fotoğraf çekmek yasak olduğundan haliyle onu internetten bulup paylaştım.

Etiketler , , , , , ,

Bir garip şehir

Bir kaç gün önce metrobus ile eve dönerken köprüden gördüğüm manzara düşüncelere dalmama neden oldu. İstanbul’un genel sorunu yerleşim plansızlığı. Konu bu aslında. Şöyle bir bakınca 4 tane yakın binanın çoğu zaman aynı tarafa bakmadığını görebiliyoruz. Hiç mi estetik kaygısı olmuyor insanlarda yaparken anlamıyorum. Aklımız fikrimiz parada. Binaları geçtim aynı bölgedeki upuzun gökdelenlerin ikisi anca aynı yöne bakıyor. Onlarda aynı firmaya ait olduğu için. Yoksa onların da alakası yok. Şu meşhur New York’u filmlerde tepeden gördüğümüz zaman binaların düzenini görüyoruz. Hani hiç yurt dışında bir yer görme imkanı olmayan bir kişi en azından izlediği filmlerden görmüştür diye bu örneği veriyorum. Bugün yolda da şehir planlama ile ilgili bir uluslararası kongre olduğunu gördüm. Şaka gibi. Artık düzeltilebilecek bir yanı olmayan bu şehirde hatta bu ülkede neyine bu kongreyi düzenliyorlarsa anlamadım. Anlayan biri varsa anlatsın lütfen. Bunun şimdiki yönetim veya bundan önceki ile hiç bir alakası yok tabi ki de. Bu ileri görüşü olmayan on yıllar önce yozlaşmış yönetim biçiminden dolayı. Sömürücü ülkelerin bizim içimizi karıştırmaya başladığı dönemden beri. Halen aklımız başımıza gelmedi, bu yönde hızla devam ediyoruz. Hoş gecekondulara elektrik, telefon vs bağlayıp sonra da yıkmaya geldik kardeşim evi boşaltın diyen bir mantıktan pek yaratıcı bir şey de beklenemez. Bir kaç örnek vermek gerekirse; Londra’da binaların dış yapısı yüz yıllardır aynıdır. Ve farklı bir yapı yapmak bu tip binaların bulunduğu muhitlerde yasak. Londra dışında İspanya’da kendi gördüğüm sistem de şuydu: Yıkılıp yeni bir bina yapılacak yapının dışına özel bir koruma yapılıp dış yapı korunuyor. Sadece iç kısım yıkılıyor ve yeni yapı eski dış yüzeye entegre yapılıyor. Bu sayede binalar klasik görünüyor ama içleri gayet modern ve kullanışlı oluyor. Yeni gökdelen tarzı iş merkezleri ya da dışı da futuristik binalar yeni yerleşim yerlerine, şehrin uzadığı yerlere yapılıyor. Tabii şehrin eski blok yapısı korunarak, düzenli olarak. Bu sayede blok sistemi korunuyor ve şehirde bir düzen oluyor. İstanbul’da bu da yok. Yeni yerlerde dağınık ve düzensiz. Her bina farklı renkte. Binalarda bazı dairelerde balkonlar kapalı bazıları açık. Her panjur ya da pencere yapısı da aynı değil. Fransızların bulduğu yönetimi çok eleştirmiştim ama şimdi çok mantıklı gelmeye başladı. Avrupalı da balkon kültürü yok, bunu hepimiz biliyoruz. Fransız balkonu denen var ile yok arasında bir balkon yapısına gülüp geçiyordum ama bu sayede kapalı – açık balkon olayına mani oluyorlar. En basiti kendi oturduğum apartmanda bile balkonlar, panjurlar hep farklı durumda. Devlet yasaklamıştı zamanında ama sallayan olmadı tabii ki de. Şimdi durum ne bir bilgim yok.

Dünya da isim yapmış çoğu yer düzenlice büyürken bizim şehrimiz ise daha karmaşık hal almaya devam ediyor. Farklı yapacağız, reklam yapacağız diye daha renkleniyoruz. Hatta şehrim içinde ki her boş alana kocaman binaları dikiyoruz. Altyapı kaldırır mı? ya da trafik sorunu oluşur mu? Bu insanlar nasıl buralara girer, çıkar? kimsenin umrunda değil. Optimum’un yapılış süresi ve bittikten sonra da otoparka giriş yüzünden artık D-100′ün o kısmı iflah olmaz bir hale geldi. Ataşehir aynı şekilde. Yolları o kadar insanı kaldırmıyor ama hala her boş yeşilliğe koca koca binalar. Sonra yaptım oldu! oluyor. Kafalar süper çünkü.

Ümitli olmak istiyorum, şehir güzelleşsin istiyoruz ama nedense bu konu hakkında pozitif düşünemiyorum. Umarım yanılırım…

 

Etiketler , , , , , ,

Geldim geldim…

Havalar soğudu, gözlerim pörtledi, günlerden cumartesi ama ben şu an ofisteyim, arabanın sol sinyali o kadar hızlı yanıp sönmeye çalışıyor ki yanıp sönemiyor… program baya dolu desene.

Şu son son hafta bünyemin alıştığından fazla metroyu kullandım. Baktım telefon çekiyor duraklarda ama gel gör ki metro hareket halindeyken çekmiyor. Sonra düşündüm vatman olmak nasıl bir duygu olsa gerek? Düşünsene mesai saatlerin boyunca bi’ ileri bi’ geri tırtılı getirip, götürüyorsun. İletişim kurabileceğin kişiler telsizinin ötesindeki insanlar. Tamam madenlerde filan çalışanlar içinde aynı şey geçerli ama orada iş arkadaşlarınla birliktesin devamlı. Bunda öyle bir şey de yok. Ufacık kabinde yalnızsın ve yeni sistem de Taksim’de yolcuları indirdiği gibi yenilerini alıyor. Eskiden ileri doğru gider bir yerlerde dururdu. Belki otobüs gibi takıldıkları bir yer vardı orada. Garip bir şey bu vatmanlık ya.

Geçen hafta öğrendik ki Bağdat Caddesi’ne de Cafe Pi açılmış. Hemen dedik gidelim. Eski Arkasokak, yeni Küçük Beyoğlu diye adlandırılan yerlerdekini sindirmişken bunu görünce uçtum yani. İlk Taksim’in girişinde kalan, saat 9′dan sonra yer bulmanın büyük şans olduğu Cafe Pi nerede, burası nerede! Hala favorim Taksim’deki ilk mekan. Konsepti oydu çünkü, benim için öyle kalaca. Bağdat Caddesi’ndekinde yaş ortalaması 17 – 18 filan. Lounge havasında mekan. Ya ben çok katıyım bunlara karşı ya da konseptin fazla dışında.

Gel gelelim bir hayal kırıklığına. Apple’nin laptopları nam-ı değer mac bookları beni hayal kırıklığına uğrattı. Aleti televizyona bağlıyayım dedim, aparatları aldım, hdmi televizyona taktım, gel gör ki ses yok piyasada. Sonra jeton düştü ki mini display çıkışını hdmi’ye çevirdiğimiz için haliyle sesi aktaramıyor. Adı üzerinde display (görüntü). Neyseki alet sesi dışarı iyi veriyor da oradan kurtarıyor. Ama hani bir gün deneyen olur da neden ses yok demeyin. Sebebi bu işte.

Etiketler , , , , , , , , ,

Havalar da bozdu

Tam uyku havası var. Zaten ofisinde camları siyah gibi böyle, iyice karanlık gözüküyor dışarısı. Ne uyurum var ya… İçerideki ışığın ektisi baya arttı. En sevmediğim ortam. Gün ışığı beni canlı ve ayakta tutar. Ev dışında pek akşam saatlerinde çalışmayı sevmem. Bu havada tam onu veriyor ama. Can sıkıcı ama alışmak da lazım.

It’s always sunny in philadelphia 6. sezonu bu hafta açtı. Çizgisinden hiç birşey kaybetmemiş, yoluna devam ediyor. İzlemeyenlere şiddetle tavsiye ediyorum. Cidden çok komik, gülmek garanti. Bağımsız bir yapım olduğundan da dış etkilerden etkilenmiyorlar. Hala eski bölümlerini sık sık izliyorum. Şiddetle tavsiye edilir.

Geçen hafta perşembe günü Beşiktaş – CSKA Sofia maçından önce Taksim’de takıldık. Şu AFM’nin girişindeki filmleri gösteren ekranlarda neden bir piksel çalışması var anlamıyorum. Yok mu ellerinde iyi çözünürlükte afişler? Resmen piksel art var orda. Afişteki yazıları okumaya kalkarsan yandın. Neyse, amacımız şu Salad Station’a gitmekti zaten. Ne zaman açıldı tam bilmiyorum ama (senelerdir dersem abartı olur diye bunu dedim) hiç gitme fırsatı bulamamıştım. Pahalıdır heralde diye düşündüğüm içinde kendimi suçladım tabi, çünkü gayet makul fiyatlar. Konsept çok hoş. Raftan istediğiniz yeşillik tipini seçip malzemenizi seçiyorsunuz. Önce ucuz, sonra daha pahalı malzemelerden sonra sosla salatayı daha da lezzetlendirip afiyetle mideye indirme operasyonu başlıyor. Gayet doyurucu da. Gene gidesim var ama Taksim’e pek uğramıyoruz işte. Belki gene maçlardan önce yolumuz düşer diye umut ediyorum.

Cuma günüde ilk defa Nintendo Wii oynadım. Grafikleri yüzünden itici geliyordu bana ama baya zevkli bir aletmiş. He alır mıyım diye sorarsanız, hayır almam. Çünkü fazla bağımlılık yapabilir. Gerçekten efor sarfedip, kanter içinde kalabiliyorsunuz. Normalde bizi koltuğa kitleyip, yanımızda pizza ile kalori manyağı yapma çalışmalarına sürükleyen birşey beklerken bu tip hareketli kılıp, efor sarfederek eğlendirecek birşey görmek güzel.  Her yerde boks ve tenis reklamı yapılıyor ama ben en çok beyzbolu sevdim. Kolum 3 gün ağrıdı ama vurucu olmak cidden eğlenceli. Gaza gelip Home Run’dan sonra evde koşmaya başlayabilirsiniz, o köşe benim bu köşe senin edalarında. Oynu oynarkende beyzbol’un da kurallarını öğrendik. Hiç bi’şey yokmuş oyunda. Gayet basit, tam Amerikalılar’a göre bir oyun.

Geçen hafta vizyona baya film girdi. Sonunda yani. Bunlardan biri de Ejdarha Dövmeli Kız. Kitabını okumadım, konusu hakkında da pek bir fikrim yok. Sadece şunu söylemek için konusunu açtım; film 2009 yapımı. Biz 2011′e yaklaştık. Komik olan seri üç kitaptan oluşuyor ve hepsinin filmi çekilmiş. DVD’leri çıkmış ama bize ilk film daha yeni geliyor. Ne diyeyim…

Etiketler , , , , , , , , , , , ,