Cuma’dan başlayıp, pazar gecesine kadar süren zamanda beş tane maçta son saniyelere kadar heyecan mı desem, stres mi desem bilemediğim duygular yaşandı. Cuma günü önce Panathinaikos – CSKA maçı, daha sonra Barcelona – Olympiakos maçı ile oturmadan basketbola doyduk resmen. İki maçta son basketlere kadar süperdi. Açıkçası ben Final Four’da Panathinaikos’u destekliyordum ama o son topu herhalde kimse açıklayamaz. Oraya kadar getirilen maçta o son top cidden ağlatır insanı. Ne kadar kötü kullanılır?’a ders gibi. Daha sonra da Beşiktaş maçını sallayıp resmen Olympiakos’a odaklandım. Pana olmadıysa illa da komşu olsun şampiyon diye Olympiakos’u destekledim. Spanoulis insan olsaydı herhalde böyle oynayamazdı. Resmen Yunan taktiği ile uyuta uyuta finale çıktılar. Final mi? İzleyenler bilir, fazla söze ne gerek… Euroleague tarihinde en süper geri dönüş tescilli olarak. 28 dakikada 19 sayılık farkı kapatıp, son saniye basketi ile şampiyon olmak. Hele ki kadrodanki iyi oyuncuları kaybetmiş olmana rağmen. Ama buradaki koç faktörü de asla yadsınamaz. Dušan Ivković resmen takım olma dersi verdirtti. Hele ki maç içinde gitti denen maçı nasıl geri getiren taktikleri bir anda ortaya çıkararak Avrupa’nın en iyi koçu olduğunu kanıtladı. Tabi ki bunda Teodosic’in katkısı da yadsınamaz. Son periyotta yanlış hatırlamıyorsam 5-6 hücumu tek başına mahvetti. Daha bencilce kullanamazdı sanırsam. Belki de Sinan Erdem ile kötü anılarının olmasınında bunda etkisi vardı. Sonuç olarak mükemmel bir final ve bir turnuva izledik. Gene İstanbul ve gene unutulmaz bir final.
Finalden hemen önce İngiltere’de inanılmaz anları izledik. Son haftaya uzayan şampiyonluk yarışının galibi bildiğiniz gibi uzatmanın da son dakikalarında golü bulan City’nin oldu. 44 yıl sonra gelen şampiyonluk sonrası “NOT IN MY LIFE” pankartı ile birini gördüm. Bir kesim Fenerbahçeli arkadaşım için de kupa alırlarsa bunu yapmalarını öneriyorum. Neyse önemli olan burada QPR’ın Stoke City’in golünden sonra ve o maçın bitmesinden sonra artık daha fazla kasamamaları. Resmen bir rahatlama yaşadıkları an son gol geldi. Cisse’nin koşarak gelip Nasri’ye sarılması filan.. Bunlar cidden çok güzel görüntüler. Bizim ülkemizde olmayan cinsten. Maçın bitimiyle birlikte de tüm tribünler sahaya girdi. Ama ondan önce hele ki skor 1-2 iken taraftarların tepkileri de ayrı bir komikti.
Geri sayımın son maçı ise Türkiye’den: Fenerbahçe – Galatasaray. Saçma sapan bir playoff olayı çıkarıldı. Nedeni çok belli: Şike olayları yüzünden kaybedilen LigTV müşterileri ve insanları futboldan soğuyup ilgi göstermediği dönemdeki kaybı playoff’ta geri kazanmak. Fikstürün bile LigTV’nin stüdyolarında çekilmesi filan komedi ötesi. Nitekim istenen de oldu ve Playoff’ta Fenerbahçe aradaki puan farkını kapattı ve şampiyon belirleme son maça kaldı. Maçı izleyenler bilmiyorum dikkat etti mi ama maç mı izledik yoksa reklamları mı belli değildi. Ne kadar büyük televizyon alırsanız alın yayıncı kuruluşlar daima onu sizin için küçültmesini bilir. Neyse maç berabere bitti, maçın stresi ve gerginliği ile sahada futbola dair hiç bir şey olmadı. Cüneyt Çakır cidden iyi yönetti maçı, bunu da belirtmek lazım. Saha futbolcular arasında oluşan ufak gerginlikler filan çok normal. Seyircinin sessizleşmesi filan, kendimi onların yerine koyamıyorum o an. Son düdükten sonra da Fenerbahçeli hiç bir futbolcu pislik çıkarmadan, üzüldü. Haber yalan değilse ki sanmıyorum Alex Galatasaray soyunma odasına gidip herkesi tek tek kutlamış. Olması gerekenler bunlar. Olmaması gerekense sahaya girmeler, çatışmalar filan. Polise de nasıl talimat verildiyse saha gireni bayılana kadar dövmek filan… Şaka gibi cidden. Bu ülkede taraftara, maça gidene teröristten öte bir muamele yapılıyor. Takımı, rengi hiç önemli değil. Hepsine aynı muamele. Ama en çok şu soruyu sormak isterim: Benzin istasyonuna fişek atıp, oradaki arabaları devirip yakan mı daha salak, yoksa benzin istasyonun yanında havaya ateş eden polis mi? Yaşananlar rezalet ötesi. Ama normal taraftarında bunları yapacağına asla inanmıyorum.
Şimdi kesişme noktasına gelirsek; bu üç maçında ortak noktası, üçünde de sahaya taraftarın girmesi. City maçında sahaya girildi, futbolculara sarıldılar ki futbolcular baya korktu bu durumdan ama özel güvenlik futbolcuları alıp soyunma odasına götürdü. Sonra 15 dakika geçti geçmedi taraftar tribünlere geri döndü ve saha içi boşaldı. Polis mi? Ne polisi? Lakin Olympiakos şampiyon oldu, tribünlerden seyirciler sahaya indi, basketbolcularla coştular ama kimseye dokunulmadı. En azından kaba kuvvet olmadı. Ne oldu? Seyirci kendi kendine yerine geçti… Bir de kendi ligimizdeki maça bakıyoruz. Tamam biri uluslararası bir turnuva filan ama ne olursa olsun sahaya girdi diye taraftarı o kadar dövme olayları filan… Kafalarda sorun var ve bu tek taraflı da değil…

Tutturmuşlar bir sevgililer günüdür gidiyor. Anneler, babalar ve öğretmen gününü anlıyorum da ki bunları da kabul etmem uzun süre aldı, sevgililer gününü kabul edemiyorum. Sevgililerin günü mü olur? Sevgilinle buluştuğun, hadi biraz daha spesifikleştireyim, sevgilinle baş başa buluştuğun her gün sizin için sevgililer günüdür. Sevgilinin özel günü mü olur? O günden farklı daha güzel bir yerde yemek yiyorsundur ya da hediye alıyorsundur. Ee bunları normal zamanda yapmıyorsa zaten söyleyecek lafım yok. İlla güzel bir yerde yemek yemek için ya da hediye almak için özel bir sevgililer gününe ihtiyaç olması cidden komik ve acı bir durum.
Bu güzel haberden sonra futbol dünyasının matemli anlarından birini söylemeden edemeyeceğim. Tam adıyla Ronaldo Luis Nazário de Lima futbolu bıraktığını açıkladı. Çakmalarından sakındığımız, kendisine hayran olduğumuz efsane artık futbolda yok. Geçen hafta Jerry Sloan’ın istifası, bu hafta Ronaldo’nun futbolu bırakması gerçekten dünya sporu için can alıcı şeyler. Orta okulda filan gece yarısı kalkar Utah Jazz – Chicago Bulls final serisini izlerdim. Bana NBA’i tam sevdiren takımı ve koçundan artık geride kimse kalmadı. Stockton reis, senin gibisi hiç gelmedi.
Gelip geçer göz açıp kapayıncaya kadar. Bak, ufaklık derdik, vay be çoluk çocuk dünyaya futbol öğretiyor derdik ama artık Messi’nin de sakalları çıkıyor. Kirli sakalı ile sahalarda koşuşturuyor sağa sola. Biraz daha eskiye gidelim mesela, Oktay Mahmudili Efes Pilsen Final Four’da hepimizi heyecanlandırmıştı geçtiğimi senelerin birinde. Daha da eskiye gidelim, Efes Pilsen Basketbol Takımı’nda Petar Naumoski diye efsane bir oyuncu ile tanışmıştık. 96 yılında ezberlere kazınan kadrosu ise şöyleydi: Tamer Oyguç, Volkan Aydın, Ufuk Sarıca, Petar Naumoski, Mirsad Türkcan, Conrad McRae, Murat Evliyaoğlu, Hüseyin Beşok, Mustafa Kemak Bitim, Alpay Öztaş, Bora Sancar ve Erdal Bibo (Bu kadronun yarısından çoğunu tanıyorsunuzdur. Daha dün gibidir ki bu oyuncuların parkelerde çok güzel basket attıkları ya da halen atıyor olmaları). Neden 96 yılı? Çünkü basketbol tarihimizde ilk (ve şimdilik son) kez bir Türk takımı (hemde bir Türk koç ile: Aydın Örs) Avrupa’da kupa kazanmayı başardı. Sadece basketbol severlerin değil tüm ülkenin bir hayali gerçekleşmiş oldu. Dönemin en iyi oyuncularına karşı alınmış büyük bir zafer dışında bir ekolün dev zaferiydi. Aslında basketbol tarihimizde ilklere hep onlar imza attılar. Euroleague’de ilk ve şimdilik tek Final Four oynayan takım Efes Pilsen. 2001 yılında ülkemizde gerçekleşen Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda finale çıkan Türkiye’ye baktığımız zaman (İbrahim Kutluay, Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur, Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok, Harun Erdenay, Orhun Ene, Haluk Yıldırım, Kaya Peker, Kerem Tunçeri, Ömer Onan ve Asım Pars), %90 oyuncunun ortak bir noktası daha var: Efes Pilsen altyapısından gelmek. Bu kişilerden belki şu an Hidayet Türkoğlu başarıları ile çok daha fazla göz önünde. Hidayet’i Türk basketboluna da kazandırmak için normalin üstünde çaba sarf eden de Efes Pilsen altyapısı. Bu liste, bu övgüler uza gider. Ama uzayamayacak bir şey varsa o da Efes Pilsen isminin ta kendisi. Meclisimizden son çıkan, içki yasası ile içki markası bir spor takımı adı olamaz maddesi ile bir yıl içerisinde Efes Pilsen ya ismini değiştirmesi gerekiyor ya da mantıken şubesini kapatması gerekiyor. Şubenin kapatılması demek herhalde yeni yılda 35. yılını kutlayacak olan Efes Pilsen için en kara yıl demek oluyor. Sadece Efes Pilsen değil, kurulduğu yıldan beri katkıda bulunduğu Türk basketbolunun kara yılı demek oluyor. Türkiye’ye basketbolu sevdiren, abartmış olacağım belki ama Türkiye’de basketbolun anlamı olan Efes Pilsen’dir. Türkiye’nin dört bir yanına açtığı basketbol okulları ile de gençlerin ilgisini çekmeyi başarmış, belkide zor olanı başarıp, aslında bir bira firması değilmiş de spor kuruluşu olarak ön plana çıkmıştır. Gerçekten kendinize dürüstçe sorun ya da çevrenizdeki insanlara şunu sorun: Efes Pilsen deyince aklına ilk ne geliyor? Bu sorunun cevabının net yarısı basketbol olacaktır. Ülkeyi yöneten insanların anlayamadığı ve hiç bir zaman anlayamayacağı bir şey var ki o da içecek insan zaten içkiyi bir şekilde içer. Bir takımın ismi bira markası ya da bir festivalin, konserin veya organizasyonun sponsoru bir içki veya içecek firması diye onu içmez. Ailesinde biri onu içmeye şevklendiriyor ise veya arkadaşlarından özeniyorsa içer. Uzun lafın kısası içeceği varsa içer. Bugün ülkemize gelip bizlere konser vermiş bir çok sanatçının ve grubun konserini izleyebildiysek veya izleyebileceksek bu firmaların sponsorlukları sayesinde bunu başarmışızdır. Marketing Türkiye’de yazdığı gibi, bu firmalar sayesinde konser biletleri normalin 1/3 veya 1/4′ü kadar olabiliyor. Olay sadece kültür veya spor başkenti olmak değil, ülkenin reklamını yapacak kişilerinde bu ülkeye gelebilmesini sağlamaktır. Bunu da sakız firması gerçekleştirebilecek değil herhalde.
Bugün gazetenin ekinde gördüm. Autoshow Fuarı’nda 2 günde 4 Ferrari siparişi verilmiş. Uçurum iyice açılıyor. Millet geçinemiyor, herkes kıymanın kilosunun 34 TL olmasını eleştiriyor ama 2 günde 4 Ferrari havada uçuşuyor. Ey maşallah! Hayra alamet bir durum değil bunlar.
Cuma günü (29 Ekim’de, yani her yerin çok çılgın kalabalık olduğu gün) orjinal adıyla Social Network (Türkçe adıyla da Sosyal Ağ) filmine gittim. Bu kadar basit ve sığ bir konuyu nasıl böyle sürükleyci ve 1 sn bile sıkılmadan izlenebilecek bir film haline getirilmiş olması resmen sinema dersi. İyi ki filmi David Fincher çekmiş. Aslında tam nerd filmi. Zaten artık dönem nerdlerin dönemi (yani bizim dönemimiz haha). Yalnız herşeyin bir kızaolan kızgınlıkla başlaması trajikomik. Bu arada oyuncularında hakkını vermek lazım. Özellikle Jesse Eisenberg çok iyi oynamış. Hiç sevemediğim Justin Timberlake bile fena değil ve o yavşak tavırları yokru üstünde. Bu arada filmin müzikleri de gerçekten şahaneydi. Bulmam lazım bi’ yerlerden soundtrack albümünü.
Bu bir rüyadan başka bir şey olamaz. Ötesi yok yani. Sabah Ntvspor.net’te gördüğüm haber beni öyle bir sarstı ki hala kendime gelemedim. Başka bir şey düşünemiyorum şu an. Ortaokulda her fırsatta maçını izlemeye çalıştığım, dergilerden, gazetelerden fotoğraflarını kesip albümler yaptığım Allen Iverson Beşiktaş’a transfer oluyor.
Babam seneler önce (ben orta okuldayken) Amerika’dan bana basketbol ayakkabası getirmişti. Reebok mı almış ala ala dedim. İstemeye istemeye giydim. O kadar küçük görmüşüm ki ayakkabıyı, incelememiştim bile. Sadece altındaki hava bölmeleri ilgimi çekmişti. Bir gün ayakkabıyı giyerken dilinde yazan yazı dikkatimi çekti. Dikkatli bakınca orada IVERSON yazdığını gördüm. İnanamamıştım. Iverson için yapılan ilk I3 modeliymiş meğersem. Üstüne anneannemin Amerika’ya gittiğinde getirdiği 76ers Iverson forması kendimi fena kaptırmama sebep olmuştu. O zamanlar Kanal D’de yayınlanan NBA maçları ve NBA Actionlar da her hafta Iverson’ın hareketlerini izlerdik. Hele ki hayranı olduğu Jordan ile ilk one on one pozisyonunda onu geçip basketi atması, inanılmazdı. Tüm salon ayağa kalkmış ve Iverson’ı desteklerken, diğer oyuncularda hafiften kenara çekilmişlerdi. Çaylakken bunu yapmış olması kariyerinin de nasıl gelişeceğinin bir sinyali gibiydi. NBA finalinde Lakers’a karşı çıkardığı oyunda hala hafızalardadır. Belki de tek şansızlığı 76ers’dı. En iyi ve zirvede olduğu dönemde tek başına bu kadarını yapabildi.
PC’lerde “Enter”, elmalarda ise “Return” olan bu tuşun suçu ne? Ofiste bazen duruyor ve klavye seslerini dinliyorum. Tıkır tıkır bir sesin ardında *çat diye bir ses (Bunu okuduktan sonra ofiste filansanız, seslere dikkat edin. Tık tık tık *ÇAT!). İşte o ses bu tuşun aldığı darbenin sesi. Yazılan yazıdan sonra bir hırsla dövüyoruz bu tuşu. N’aptı ki bu tuş bize? Büyüklüğünün de bir önemi yok. Bazı klavyelerde ince uzun olması bile kurtarmıyor kendisini. Hani bende farkında olmadan arada bu kaba kuvveti gösteriyorum ama sonra hemen özür diliyorum kendisinden. Çünkü önemli bir tuş, mazallah bir gün çalışamaz hale gelir filan kalırız öyle. Bence dikkatli hareket edin ve bu tuşun kıymetini bilin. Tık tık tık *ÇAT!
Lakin bu konuya değinmesem ayıp olurdu. Bize yaşattığınız heyecanlı ve mutlu anlar için 12 Dev Adam’a teşekkürler (Hasta yatağından kalkıp takıma koçluk yapan Tanjevic’i de unutmamak lazım.). Gerçekten helal olsun. Ama şu acı bir gerçektir ki 2.ler hatırlanmaz. En sinir olduğum şey ise ABD’nin bana göre o kıytırık kadrosu ile şampiyon olması. Gruptaki tüm maçlarımızı kazanarak kendimize çok iyi bir final yolu çizebildik. Önce güç kaybetmiş Fransa, üstüne kalan 8 takım arasındaki en kolay ve Yugoslav ekolünün en zayıf (O takımlar için en zayıf, yoksa tabikide inanılmaz iyiler) takım Slovenya ki bize ters gelen bir takımdı, daha sonra Sırbistan (İspanya gelse daha kolay kazanırdık ama). Sırbistan ve Yugoslav ekolü bize çok ters geliyor. Ne çektiksek onlardan çektik.
Turkcelllinin (cebinin) gücü, Turkcell’in (para) çekim gücü. Ne yaparsam yapayım faturam 50 TL altına düşmüyor. Olmuyor yani. Çeşitli ucuz paketlere de geçtim ama gene bi’ yerlerden vergi geçirdiler ve fatura umduğumdan fazla geldi. Yaklaşık 10 senelik abonesiyim ama sağolsunlar onlar daha hiç üye olmayan insanlar için en iyi kampanyaları düzenliyor. Bizim gibi eski aboneleri fena halde emiyorlar. Bu saatten sonra da başka operatöre geçmekle uğraşamıyorum. Kötü olan da bu…
Dikizleme Günlüğü, Hal Niedzviecki’nin bu günlerde ülkemizde çıkan yeni kitabının adı. Tam “bu ne ya, her yere kamera yerleştirdiler, bbg evine döndük” diye düşünürken zekice düşünülmüş bir kitap olarak karşımıza çıkıyor Dikizleme Günlüğü. Daha okumadım ama kitabın arkasındaki önbilgi gayet hoş;