Sahiciaraba

Hatalarımız varsa affola…

Sherlock

Baya uzun zamandır yazmak istiyordum bu diziyi ama bir türlü fırsatını bulamamıştım. Daha en başında bunu söylemek ne kadar doğru ama kimsenin de bu diziye layık bir yazı yazabileceğini sanmıyorum. Çünkü gerçekten dizi mükemmel ötesi. Replikleri olsun, karakterleri olsun, hikayeleri olsun bir çok filmden bile çok daha başarılı. Sezon başına sadece üç bölüm çekiliyor. Bu sene ikinci sezonu bitti ve biz o çok kıymetli üç bölüm için bir sene daha beklemek zorundayız. Tadı damağında kalma olayı var ya, işte onu hissi bu dizide aşırı fazla hissediyorsunuz. Hele ki ikinci sezonun ilk bölümü “A Scandal in Belgravia” dizi tarihine en iyi sezon girişi yapan bölümdü. Ben daha önce bir diziyi izlerken bu kadar heyecanı Carnivale’de yaşamıştım. Gerçekten hepimizin aldığı ifade “Sherlocked” oldu.

Diğer Sherlock Holmes’lerden farklı olarak dizi günümüzde geçiyor. Günümüzün teknolojisinden fazla yararlanıyor olabilir ama yine de baktığı gibi her şeyi analiz edebilen bir Holmes var karşımızda. Bu özelliği bile herkesi etkilemeyi ve şaşırtmaya yetiyor. Klasik çağında geçenden farklı olarak Dr. Watson’ın yazdıkları anında yayınlanabiliyor. Kendi bloguna yazdıkları sayesinde hayranları da onları takip edebiliyor. Zaten dizinin en güzel yanlarından biri de bu. Bu kadar iyi işlenebilmesinin sebeplerinden biri de bu da diyebiliriz. Günümüz teknolojisine ve günümüz şartlarına çok başarılı uyarlanmış olması. Ne abartılı, ne de eksik.

Dizi de Jim Moriarty karakterini de harika işlemişler. En son Guy Ritchie’nin filmindeki Jim Moriarty’e sempati duymak zordu. Saygı kısmı zaten duyulan bir şey olsa gerek. Ama dizi deki Moriarty çok daha farklı tepkiler aldı. Belki genç olduğundan, belki daha cool olduğundan  ama bana göre hala gıcık bir karakter. Hele ki ikinci sezonun son bölümündeki şu replik bizi bizden aldı: “In a world of locked rooms the man with a key is king. and honey, you should see me in a crown

Dizinin bu şekilde tadımlık olması iyi mi kötü mü bilmiyorum ama bu dizinin nedense(!) hiç bitmesini istemiyorum. Ama bu tip hikayeler olursa İngiltere’de kime gideceklerini tahmin edebiliyorum. Bu hikayeleri yazmak da hiç kolay değil ki hele bir de günümüze uyarlamak hiç hiç kolay değil. Emeği geçenlerin eline sağlık…

His

Geçen hafta 50/50′yi izledikten sonra yeniden bazı şeyleri yadırgamaya başladım. Filmin adı adamın hayatta kalma oranı aslında. Ben komedi filmi beklerken film drama çıktı. Hani bunları ve bu tip şeyleri es geçiyorum. Ama konu temelde aynı. Yaşadığımız can / hayat elden gitme ihtimali olduğu zaman değer kazanıyor. Hayır, yok öyle bir şey tarzı red etme mekanizmaları elbet oluyordur ama kendimizi kandırmayalım. Aslında filmlerin temelinde bu var. İnsan tabiatinda bu var. Bu tip bir durumda hemen herkes aranır, özlendiği hissedilir ya da değer kazanır, ya da daha da değer kazanır. Neden öyle bilmiyorum ama belki de varoluşumuzda vardir. Hepsinin ötesinde hayatın bizim icin değeri artiyor.

Buz gibi bir hava, vapurla veya motorla karşıya geçiyorum. İçeride sıcakta oturmak yerine dışarıda rüzgara karşı duruyorum. Rüzgarın değdiği tenim üşüyor ama bu his, bu rüzgar, bu olay bana bir şeyi hissettiriyor; o da yaşadığımı. Matrix’de Ajan Smith’in neden kendini devamlı kesip, hissetmenin ne demek oladuğunu merak etmesi gibi aslında. Hissetmek bütün olay. Belki de en başta demek istediğim olay da bu. O an yaşamayı hissediyoruz veya gerçekten hissetmenin önemini anlıyoruz. Böyle bir şeyler işte. Bu kadar kafa ütüleme yeter sanırsam :)

Bir umut

Geçen hafta okuduğum bir haber beni çok heyecanlandırdı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş minibüslerin kaldırılacağını söylemiş. Yıllardır söylenti olarak dolaşan bir haberdi bu aslında. Sonunda gerçekleşmeye bu kadar yaklaştığını duymak çok güzel açıkçası. Nefret ettiğim bir sektör. Trafiğin temel kanseri. Otobüs duraklarının en büyük düşmanı mavi araçlardan kurtulmak üzereyken haberin devamı da beni endişelendirdi. Onları madur etmeyeceklerini ve halk otobüslerine yönlendireceklerini söylemiş. Aman tanrım diye bir an attım resmen. Ufak araçtan büyük araca geçiyorlar? Ama Allah’tan belli saatte kalkıp, belli yerlerde duracaklar. Hani bu biraz teselli oldu. Şubat ayı gelse de şu Kadıköy – Kartal metrosu açılsa biz de kurtulsak. Ama düşününce pek öyle olmayacak mı diye de düşünüyorum. Uzunçayır metrobüs durağında inen ve oradan otobüse binen insanlar aslında beni anlayacaktır. Oradaki duraktaki otobüslerinde, minibüslerinde metrobüsün akşam saatlerindeki halinden pek farkları yok. Beni eve dönerken yoran kısım otobüs kısmı aslında. Metro açılınca metrodaki kalabalığın metrobüsten gram farkı olmayacağını tahmin edebiliyoruz artık. Ama en azından trafik derdi yok diye umutlanıyorum. Böyle ikilemlerdeyim işte son bir kaç gündür. Çünkü mesailerden eve servis ile dönemeyince bunları düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Her gün nüfus artıyor, her gün bir sürü araba trafiğe sıfırdan katılıyor. Tam keşmekeş. Bu arada vergilerinden de bahsetmek istemiyorum arabanın. Öyle böyle değil..

Yeni yılla daha çok yazarım diyordum ama Lokum ile bozmuş durumdayız. Almanak ile de üstünü süslüyoruz. Nefes alabildiğime dua etmeye başladım…

Beklentiler

Öyle bir koşuşturma ve yorgunluktu ki nefes alacak vakit yoktu da ancak işte yeni yılda yeni nefesle bir şeyler umut etmek mümkün. 2011′den ne bekledik, ne aldık ki 2012′den bir şeyler bekliyoruz. 2012′de Marduk var dostlar. Yeni yılı bu kadar büyük bir sevinçle karşılamak ne kadar doğru bilemedim işte. Ne geleceğini bile bilmediğimiz bir zaman dilimini her sene “Obareeeyyy!!” diyerek karşılıyoruz. Halbuki yaşadığımız mutlu / mutsuz günler geçtiğine sevindiğimiz yılda olmuş. Önce oturup bir hüzünlenelim ondan sonra yeni yıla merhaba diyelim. Ama sanki hep süper şeyler veriyormuşçasına değil de vereceğini umarak.

Beklenti demişken geçen yıl Teoman müziği bıraktığını açıklamıştı. Sebebi ise ondan beklenenlerdi, beklentilerdi. Uzun süre albüm çıkarmayınca hemen homurdanmalar başladı. Adam da beklentilerin hepsine tek cümle ile son verdi. Herhalde ki müziği bıraktığı filan yok. O kadar bıkmıştır ki adam, sonunda bunu açıklamak zorunda kaldı, rahatladı. Bak biz Interpol’den ne bekledik, ne bulduk. Yeni albüm kimseyi tatmin etmedi de konserde eskilere ağırlık vermeye başladılar bir anda. Üzerindeki baskı çok olunca demek oluyormuş böyle şeyler. Beklenti dediğin şey algı ile de alakalı aslında da iyice derinleşiyor konu. Yorucu bir hal almasın sabah sabah.

2012 ile BBC bizi çok mutlu etti ve Sherlock’un ikinci sezonunu başlattı. Altı üstü üç bölümlük sezonları ama o üç bölüm sanırsam o yıl içinde çıkan tüm dizilere bedel. Gene süper ötesi bir bölümdü. Sağ gösteril sol vurmayıp, tekrar sağ gösterip sonra sol gösterip neye uğradığını şaşırtan bir işleyişi var. Gerçekten çok çok başarılı. Müzikleri filan da ayrı bir güzel. Daha önce onunla ilgili yazmıştım ama bu sezon bitince de bir şeyler ekleyeceğim kesinlikle. Filmden çok farklı olay çözüm anlatımı ve işleyişi var çünkü. Aynı karakterin aynı anda bu kadar güzel işlenmesi birbirine zarar vermez umarım.

Son olarak (gene) umarım 2012 herkes için güzel geçer de bu kadar kutlamanın bir anlamı olur.

Adam kaldırımı düz yapamıyor ki…

Nereden anlıyorum? Yağmur yağmasa ciddi olarak fark edilmez ama. Dalgalı kur gibi kaldırım. Her yerinde su birikintisi var. Kaldırımın kenarına yürüsen öküz şoförler su fışkırtıyor. İki arada bir derede kalmış resmen bilgisayar oyununu yaşarmışcasına ilerlemeye çalışıyorum. Bir tepecikten diğerine zıplıyorum. Karanlık ışıkta baya enerjisini yitirmiş, kendini aydınlatmaya çalışıyor.  Tepecik diye gördüğüm yere ayağım değdiğinde *şıplak! diye ses çıkabiliyor. Ayağımdaki ıslaklığı hissettiğim an anlıyorum zaten. O an dengemi sağlamakta zor. Tekrar basar mıyım diye kafamda bir ton soru işareti ile maceraya devam ediyorum. Sanki haklarım bitmiş gibi gerginim. Korkuyorum, iki defa daha basarsam en başa döneceğim diye. Ne stresli şey şu sağanağın altında yürümek, ilerlemek. Hoş neyimiz düz ki kaldırımlarımız düz olsun. Kim bilir ne vardı kafasında orayı yaparken. Bol dertli insandan bekleneni vermiş aslında. Öyle bir derecedeyim ki buna da şükür diyorum. Ya o orada hiç olmayaydı da toprakta yürümeye çalıştığımızı düşünsene. Vah halimize işte o zaman. Ama zaman ilerledi her şeyimiz gelişiyor diye düşünmemek de lazım. Yıl 1923, paşaya soruyorlar: ‘‘Vekil maaşlarını düzenleyeceğiz. Ne kadar verelim?” Paşa cevaplıyor: ”Öğretmen maaşlarını geçmesin.’ Ya işte böyle, anlayana…

Nostaljiye devam

Hafta sonu nostalji kuşağında eski kaydettiğim kasetlerden birini dinledim. İçinden 2001 yılında radyo eksen’den kaydettiğim oasis’in hikayesi çıktı. Kaç yılında kaydettiğimi de en sonunda yeni albüm şu tarihte çıkacak dediği yerden çözdüm. Kasetin sorunsuzca dinlenmesi mi güzel? Yoksa o programın verdiği bilgiler mi güzel? Ya da radyo eksen’in kurulduğundan beri kalitesinden ödün vermemesi mi daha güzel bilemedim. Çoğu programın saati değişir, yayından kalkar filan ama Laneth’in hala günü ve saati aynı mesela. 10 yıldan fazla oldu be. Çizgiyi bozmamak bu olsa gerek.

Geçen hafta sonu cdleri düzenledim, sıra kasetlerde diye düşünüyorum. Onlar içinde bir sistem geliştirirsem cidden mutlu olacağım. Hatta elimdeki walkman baya kötü durumda diye ikinci el bir Sony almayı bile düşünüyorum. 35 TL filan gittigidiyor’da. Eskiden arşiv vardı işte. Yeni neslin pek yapamayacağı bir şey bu. Yani ancak özel ilgi lazım. Artık mp3leri istediği zaman indirip mp3 playerda dinliyor herkes. İndirmek bile çok hızlı artık. Ben eskiden günlerce beklediğim günleri biliyorum ya. Soulseek vardı eskiden, tek tek mp3leri ara bulurduk filan. Hatta birinin bağlantısı iyiyse direk onun klasörüne saldırırdık filan.  Soulseek’de yoksa, yoktur o şarkı zaten. Ne günlerdi ya. Şimdi fizy ve grooveshark ile zaten indirmeye gerek bile yok. Hele ki grooveshark’da kendi playlistini yapıp kaydetme olayı. Kopmuş durumda olay. Gerek yok yani indirmeye filan. Fizy’nin mobil versiyonu da çıktı, telefondan dilediğince dinle. Böyle kolay ulaşınca her şeye de havası olmuyor ama. Kolay hayat daha sıkıcı olur.

Nostalji kafası ile D&R’da cdlere baktık filan, fiyatlar hala uçuyor. 35-40 TL. Yani biraz mantık ama ya. Bluray filmler 40TL ye düşmüşken müzik cd’sinin o kadar fiyat olmasına anlam veremiyorum yani. Itunes’da 0.99 dolarlık şey bizde kaç para.

Yeni çıkanlara bakarken Korn’un yeni albümü gözüme çarptı. Bir an alsam mı acaba, bu kadar gaza gelmişim filan deyip vazgeçtim. Alsaydım herhalde şu an kendimi asıyor olabilirdim. N’apmışsınız bacılar size yani? Konsept kopmuş. Yok yani cidden kopmuş. Head ayrıldığından beri bir gariplik var grupta zaten. Head de kendini dine vermişti malumunuz. Her şey bir garip grupta. Yalnız “Get Up” parçası fena değilmiş bunu fark ettim şimdi. Adamlar ne yapsa bir şekilde iyi oluyor. Başta sevmesem bile sevecek bir şey çıkıyor arada.

Şöyle sonlandıralım yazıyı bugün:

The Dark Knight Rises – Trailer

Taze taze yeni çıkmış trailerım var. Bizim için bu sabah çıktı. Sanki bu filmde de bizi süprizler bekliyor gibi. Harvey Dent’in cenazesinde balkonda karanlıklar içinde görünen kişi Two-Face’nin ta kendisi gibi duruyor. Belkide Bruce Wayne’dir. Catwoman ve Bane’den sonra biri daha tuzu biber olur düşüşün. Düşüş mü çıkış mı bilemedim ama var bir şeyler. Mayısı beklemek de sıkıcı be!

İzle, izlettir: Warrior

Bu kadar mı tesadüf olur? Yoksa bilerek mi yapıyorlar? Her sene oscar dönemi yaklaştıkça bir dövüşçü/güreşçi filmi vizyona giriyor. Önce Wrestler, sonra Fighter ve şimdi de Warrior. Hepsi drama yalnız. Hepsi sorunlu dövüşçülerin. Bir çıkış kapısı veya başka bir şey yapamadıkları için bu işi yapıyorlar. Ve Wrestler dışında hepsi İrlandalı ve lakabı Irish. İrlandalılar Amerika’da sadece dövüşüyor gibi bir imaja sahip oldular artık bende.

Gavin O’Connor’ın yönettiği Warrior’ın konusuna gelirsek; Küçükken birbirlerinden ayrılmış baba ve kardeşler (kardeşlerde birbirlerinden ayrılmış) bir zaman sonra çeşitli nedenlerden dolayı tekrardan karşılaşıyor. Küçük kardeş Tommy (Tom Hardy) babaya (Paddy – Nick Nolte) onun yeniden koçu olsun diye geri dönüyor. Abi Brenden (Joel Edgerton) de paraya ihtiyacı olduğu için. Daha fazla bilgi vermek istemiyorum çünkü hikayede gizli her şey. Zamanla öğreniyoruz olayları. Tommy’in asker olduğu, eskiden çok başarılı bir güreşçi olduğunu vs. Ama sonu tahmin edilebilir bir hikayeye sahip. Hepimizin daha önce izlediği ve tanıdık olduğu senaryoları farklı hikayelerle bize sunuyorlar. Ama gerçekten çok güzel işlenmiş ve müziklere sahip bir film kendisi. Bazı filmler vardır sonu önemli değil. Bu da onlardan biri işte. Sonunda ne oldu bilemeyeceğiz ama belki de istenen son buydu. En azından babaları Paddy’in istediği son.

Tommy karakterinde cidden daha önce görmeye alışık olmadığımız bir hava var. İçindeki dertleri dışarıya çok yansıtıyor ama kimse de ne olduğunu bilmiyor. Rakiplerini yendikten sonra hakem kararını beklemeden ringi terk etmesi, sahneye müziksiz çıkması. Kıyafetlerinde ne reklam, ne bir marka işareti olması filan. Zaten tek amacı büyük ödül olan ve bunu da neden, niçini bilmediğimiz bir duruma sokmaları mistik bir karakter yaratmışlar. Yaşadığı travmaların düzelmeyeceğini düşünmesi ve artık bununda düzelmeyeceğinin bilincinde olup babasını ve abisini suçlayan biri. Tip, hareketler ve fiziksel duruşu hiç öyle gözükmese de ölen annesine bağlılığı gerçekten görülmeye değer.

Fragmanını izlememiştim, şimdi buraya koymadan bir izleyeyim dedim ama zaten benim anlatmaya çekindiğim her şeyi rahat rahat vermişler. Hiç hoş olmamış.

Not: Afişteki kaslara inanmayın ha. Soldaki o kadar abartmış ki artık canavara dönüşmüş, sağdakininse bu kadar kası yok. Bildiğin aile babası göbeği bile vardı filmin başında.

Marka olmak

Dün Sherlock Holmes’dan önce Ejderha Dövmeli Kız’ın rebootunun fragmanını izledik. Geçen hafta içinde afişi görünce yine mi diye tepki vermiştim. Fragmanın sonunu görene kadar da aynı şeyi düşündüm. Gene ellerine alıp mahvedecekler diye. Ama fragmanın sonunda yönetmenin ismini görünce resmen sustum ve saygı gösterdim. Marka olmak böyle bir şey işte. David Fincher’ın yönettiği filmi şimdi izlemek istiyorum. Nereden nereye geldim düşünün artık. Fight Club, Se7en bir yana, The Social Network’u nasıl bize bu kadar güzel sunduğunu gördükten sonra ne yapsa izlerim moduna girmiştik. Çünkü sadece diyaloglardan oluşabilecek bir filmi bile süper koymuştu önümüze.

Sırf David Fincher değil aslında. Guy Ritchie çekmeseydi Sherlock Holmes bu kadar eğlendirir miydi? sormak isterim. Kitaplarını okumuş insanların Sherlock Holmes’in hikayelerinin nasıl olduğunu bilirler. Neyin ne zaman, nerede olacağı belli değildir. Hatta siz okurken bile bazı şeyleri anlayamazsınız da sonun Holmes anlatır filan. Bunu görselleştirmek de gerçekten zor. Yani oraya koyacaksınız ama seyirciden saklayacaksınız. İlk filmde bunu çok güzel vermişti Ritchie. İkinci filmde ise daha yumuşak ve anlaşılır vermiş. Daha espri ve eğlenceli an eklemiş. Uzun lafın kısası daha popülerleştirmiş. Ama kaliteden de ödün vermemiş. Ne yaptığını bilen biri olduğunu kanıtlamak gibi bir şey işte. Daha önce çektiği filmleri ve İngiliz olmasının da düşünürsek, ondan başkasının bu kadar başarılı bu işin altından kalkacağını düşünmek hata olabilir.

Teyp

Dün ofisten bir arkadaş ile orijinal müzik cdleri hakkında konuşuyorduk. Kardeşi tüm kopyaları imha edip elindeki albümlerin orijinallerini almaya karar vermiş. Tahmini 170 TL tutacakmış. Önce inanamadım dediğine. Orjinal yabancı müzik cdsi ve 170 TL. Baya da varmış elinde albüm filan. Eski günler geldi aklıma bir an. Orta okul – lise döneminde Akmar’a gider Atlantis ve Hammer’dan orijinal cdler alırdım filan. Tek cd ye o dönem 35 TL filan vermiştim. Nasıl bir çılgınlıksa artık. Siparişi verirdik, haftaya gel derdi abi, bizde bir hafta heyecanla bekler sonra cdimize kavuşurduk. Nasıl yapar o zamanlar pek anlamazdım ama sonra internet hayatımıza iyice girince jeton düşmüştü. Önce korsan kaset, sonra korsan cdyi kaldıramamıştı bünyem. O yüzden orijinal cd alırdım. Ama eskiden radyolarda güzel şeyler çalardı. Number One FM eskiden alternatif çalan çok kaliteli bir radyoydu. Djler ile de alakası var tabi ki bunun. Eskiler gittikçe müziklerde bayalaşmaya başladı ve şimdiki halini aldı. Cıktak cıktak bir şeyler çalışıyor artık delice. İşte bu yüzden kasetlerimi taşınırken atmak yerine saklamayı tercih ettim. “Ne zaman, nasıl dinleyeceksin?” diye devamlı laf yedim ama olay dinlemek değil sadece. Eskileri anma ve o anların değerini unutmamak. Hoş walkmanim (yeni neslin bilemeyeceği portatif müzik çalar) durduğundan dinlemek de zor olmuyor. Takıyorum hoparlörü, dinliyorum. Eskiden yaptığım radyo çekimleri filan. Şimdi düşününce ne değerli zamanlarmış diye düşünüyorum. Eşim de sevseydi müzik seti alırdım kesin ve net olarak. Canımız sıkılınca kaseti, cdyi takar dinlerdik. Bu kadar televizyon bağımlısı olmazdık. İstemiyorum izlemek bu kadar ama bazen kontrol edemiyorum kendimi de.

Mesela şu an gaza geldim. Kütüphanenin bir rafı biraz düzensiz ve posterler var. Orayı düzenleyip, karışık duran cd ve kasetleri yerleştirebilirim. Kendime cumartesi eğlencemi de bulduğuma göre daha mutlu olabilirim.

Bu arada Sony hala mp3 playerlarına bile walkman diyor. Yani kendi trademarkı olduğundan hala o isimi kullanmaya devam ediyor. İşte bir nesil belki de Sony sayesinde hala bu kelimeyi duydukça duygulanıyordur.

Post Navigation

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 82 other followers