Düğünler hakkında 99 klişe

O kadar çok var ki hangisinden başlasam bilemedim. Evet benimki dahil bütün düğünde aynı saçmalıklar var. Bazı şeyler artık o kadar klişeye bağlanmış ki aileler olmazsa olmaz diyor. Ama umudum o ki yeni nesil ilerde buna mani olacaktır. Umarım olur da diyebiliriz.

İçeri giriş kısmında sorun yok, seremoni tadında olabilecek bir şey. Sonrasında ilk dans geliyor. Oda olabilir. Tabi bu arada yemekler, kıyafetler ve kim kiminle gelmiş dedikoduları da alıp başını gidiyor.  Sonrasında kim ne takmış ve masa masa gezme faslı. İşte bu noktadan sonra cidden komikleşiyor durum. Olması gereken mi, teşekkür edilmesi gereken mi, yoksa zoraki kısım mı bilemiyorum. Acaba bu başka türlü olsa daha güzel olmaz mı?

Neyse devamında bunlar bitiyor, bitik gelin ve damat pasta kesiyor. Kendilerinden büyük maket bir pasta geliyor ve kılıcı yavaşça ve yalandan aşağıda doğru indiriyor. İşte en komik kısmı da burası. Fotoğrafçılar ve kameramandan bir şey gözükmüyor. Yalandan kestiğin ufak pastayı bile garson sana veriyor ve hızla şampanyayı içiriyor. Sonra ne var ne yok önünden bir anda ayrılıyor ve dans edin modu yeniden başlıyor. Burasının cidden revize edilmesi gerekiyor. Yani sonuçta pasta parasını hesaba ekliyorsun, neden adam gibi bir şey yapmıyorsun. Özenli ve sana özel, seni anlatan? Digiturk’de görüp özendiğimiz gibi mesela. Cidden adam gibi pasta. Yapmacık olmayan, gerçek pasta.

Bundan sonra asıl eğlence başlıyor vs ama cidden bazı mantığın baya değişmesi gerekiyor. Bunu da benim gibi düşünen kişilerin veya düğünü olup yeniden gözden geçirip bunları bir şekilde düşünmesi gerekiyor. Biraz sıra dışılık güzel olmaz mıydı?

Etiketler , , ,

Kıymayın gözlerinize…

iPhone uygulamalarına bakarken idefix’in çok hoş bir uygulamasını buldum. E-kitap okumak için ve daha önce satın aldığınız e-kitapları telefonunuzdan okuyabilmeniz için. Uygulama bana dokuz tane e-kitap da hediye etti ki bunlardan biri Kafka’nın Dava’sı. Şu bitiremediğim kitap. Aslında şu anki durumumuzu çok iyi anlatan kitap. Bir ara azmedip bitireceğim.

Her neyse konumuz bu değil neyse ki. Uygulamanın güzelliklerinden biri fonunu saman kağıt gibi yapıp, beyaz bir fondan kendinizi koruyabiliyorsunuz. Gece modu filan bile var. Ama ben 30 saniye dayanabildim. Gözlerim direk yanmaya başladı. Olmuyor bariz bir şekilde. Bir ışık kaynağından kitap filan okumak cidden çok zararlı. iPadlerden kitap okuyan insanlara izah etmek zordu e-book readerlar neden daha iyi diye ama bir de uygulamalı gördüm. Cidden gözlerinize yazık.

Etiketler , , , ,

Kızacaklar olacak ama…

Bu konuda yazdığıma çoğu arkadaşım kızacak veya dalga geçecek ama “Evet, izledim!”. O Ses Türkiye yarışmasından bahsediyorum. Yarışma konsepti ve amacıyla bence hoş bir yarışma idi. Ama bir yerden sonra özellikle 2. turdan filan sonra bariz bir adilsizlik belirdi. Bunun sebebi yarışmanın formatı veya Acun Ilıcalı değil. Bunun sebebi jürinin kimin turu çekmesini belirlemesi aslında. İsteyerek veya istemeyerek bunu bilemeyiz ama bariz bir haksızlık var. Şimdi bir yarışmacısına dansçılarla, gaz şarkıyı veriyor ama diğerine daha sadece bir şarkı ile sahneye sürüyorlar. Şimdi tenor kıvamında iki adama en kritik hafta “Belle” değil de daha gaz bir şarkı söyletmen gerekir. Sen birine Eye of the Tiger ile dansçılar verip diğerine daha dingin bir şarkı verip, yanına cidden ne yaptığını bilmeyen bir dansçı koyarsan zaten kimi seçtiğine karar vermiş oluyorsun. Halkı bu şekilde yönlendirdikten sonra zaten oylarla gerisi geliyor. Bu bir taraf tutma değil çünkü daha önce dediğim gibi yarışmadan kim çıkarsa çıksın iyi biri olacaktı. Ama halk seçiyor kısmında manüple var bu şekilde.  Benim verdiğim örnek en aşikar olanıydı. Bunun gibi dolu örnek var. Ayrıca (isim vermeden yazmam daha doğru olur) hep aynı şarkıları söyleyerek Türkiye’nin sesi olmak cidden olmazdı olmadı da. Her şeyi tamdı aslında ama hep aynı hep aynı. Biraz Hülya Avşar’ın da o tür müziğe olan ilgisi ile alakalı bu. Son dakikada Hadise’nin de çomağı efsaneydi. Anlamayıp, yardırdı ve cidden etkili de oldu. Tabi ki en bombası ise kazanan çocuğun heyecandan adam gibi sevinememesi. Sönük bir final, dar bir ortam vs vs uzayıp gider.

Asıl bomba bana göre jürinin oturduğu yerler. Şimdi internetteki resimlerde belli olmuyor ama resmen yerden yansıma ile Britanya bayrağı gibi gözüküyor. Efsane haha. Artık ironi midir? Farkında değiller midir bilemeyeceğim.

Yani sonuçta bir Acun yarışması da böylece bitti. Hepimizde aptal kutusu ile eğlendik.

Bunraku’dan The River’a…

Baya bir geç oldu ama Bunraku hakkında iki kelam laf etmek istedi canım. İzleyeli de baya oldu aslında ama neden hala yazmadım bilemiyorum. Bu hangi film diyenleri buradan alalım.

Puanı baya düşük gözüküyor ama bence çok daha fazlasını hak ediyor. Her şeyden önce filmin işleniş biçimi süper. Bu üç boyutlu hikaye kitapları gibi. Zaten Woody Harrelson’in oynadığı barmenin hobisi de bu. Hikaye akışları ve sahne geçişleri bu şekilde işleniyor. Filmdeki tarz da süper. Kıyafetler, tripler, düşünceler… Biraz eski saygı değer mafya modeli de var. Bol bol eleştiri alan rapçi mafyası gibi tipler değil de daha İtalyan havaları. Dünya savaşları yüzünden tüm silahların gömülmesi ve dövüş sanatları ile ateşsiz silahların yeniden önem kazanmış olması da güzel dövüş sahnelerini bizlere sunuyor. Film tam çizgi roman kafalarında. Sin City tarzında değil belki tam ama onu seven bunu da sever diye düşünüyorum. Sin City sever az insan olduğunu da düşünürsek, eh alsında puanı doğal gibi. IMDB’ye inat benden minimum bir 8.0 gideri var filmin..

Şimdi de Spielberg’den The River çıktı. The Pasific, Falling Skies ve Terra Nova felaketlerinden sonra ne kadar güvenilir bilmiyorum ama fragmanı izledikten sonra direk izlemeye karar verdim. Pişman da olmadım. Artık değişik arayışlardayız. Malum konusu da çok değişik değil ama olaylar baya hoş ve insanı direk etkiliyor kesinlikle. Bebek ağacı, oradaki kabilelerin büyüleri (ya da her neyse) cidden etkileyici. Uzun süre sonra olmuş diyeceğiz gibi. Daha ilk iki bölüm çıktı hoş, ne olacağı belli değil aslında. Ama umudu kesmemek lazım.

Etiketler , , , , , ,

Sevgililer Günü…

Ne demektir, ne işe yarar diye klasik detaylardan çok kendi düşündüklerimi yazmak istedim. Benim için sevgililer günü pazarlamanın, tüketim toplumunun dibine vurmaktır. Seven insana hiç bir şey ifade etmemelidir. Anneler, babalar günleri gibi günlerde öyledir ama işte özel hatırlanmak biraz daha iyidir deyip, normal karşılayabiliyoruz da sevgililer gününün hiç bir özelliği yoktur benim için. Sevgililerin özel bir günü var ise o da yıldönümleridir. O günlerde kişilere özeldir zaten. Hadi tüm sevgililer buluşup, aynı ortamlara doluşalım diye özel gün mü olur yahu? Sen zaten sevgiline, karına, kocana sadece özel günlerde hediye alıyorsan işin bitmiştir. Sevgi malum gönül işidir, içinden geldiğinde ne yapman gerekiyorsa yaparsın. Yemeğe çıkar, hediye al, sürpriz yap işte. Ama bunun için özel gün olması cidden komik. Tamam ticaret vs ama da bunu yemek ayrı bir… neyse. Bak benim için 14 şubat, çok yakın bir arkadaşın doğum günü. Bu şekilde ancak özel olabilir. Oh rahatladım.

Etiketler , ,

Lost ve Moneyball İlişkisi

Ne alaka ki? Bu iki dizi / film arasında ne ilişki var? diye sorular kafanızı kurcalıyor olabilir. Ama ben filmin sonundaki akan yazıları görünce vışş diye kaldım. Red Sox’un şampiyon olduğunu yazınca, bir anda Lost’taki Jack’in rus ile görüştüğü ve onun dünyada olup biten her şeyi takip edebildiğini öğrendiğindeki sahne geldi gözümün önüne. Red Sox’ın şampiyon olduğunu öğrendiğinde inanmamıştı. Tabi ben ve benim gibi bu konuyla alakası olmayan insanlar ne alaka ki diye bir yüz ifadesine sahip olmuşlardı. Meğersem buymuş işte sebebi. Hayatımızın her yerinden çıkacak sanırsam Lost…

Lost’tan J.J. Abrams’a bağlanıyorum. Abrams’tan da şu anki dizilerine. Alcatraz başladı malum. Baya önceden fragmanını izlemiştik, şimdi diziyi izliyoruz ama çok sarmadı beni. Karakterler ve suçları çekici ama geri kalanı şu anlık şaşırtıcı değil. Ne yaparsan yap bir Lost yapamayacaksın demesi lazım birinin kendisine. Person of Interest’te havayı yakaladı. Tam monotona bağladığında dizi, arkasından hemen bir aksiyon, bir değişiklik geliyor ve bizi kendisine yeniden çekiyor. Özellikle Zoe ile John’ın sevgili olması lazımmış gibi bir hava var bende. Kadın da baya güzel. Adam baya yaratıcı işlerde bulunuyor, hakkını yememek lazım ama yinede Lost’tan öte bir dizi pek olamaz gibi.

Chuck da bitti zaten. Son bölümün son anlarında tüm diziyi kısa bir özet gibi göstermeleri insanı duygulandırdı ama. Bu sistem baya işliyor. Bitmesini sallamazken, şimdi bile aklıma geldikçe özleyecekmişim gibi geliyor bana. Amerika iyi beceriyor bu işi.

Etiketler , , , , , , ,

Neden kötüler?

Evet, ciddi ciddi oturup düşündüm ve bir sonuca ulaştım. Türk dizileri neden kötü? Kesinlikle bir kaç diziyi bu kategoriden ayırmak lazım ama son 10 yıldır olmak üzere ve her geçen sene daha kötüleşen Türk dizilerinin sebebi basit: Uzun yayın saatleri. Bu aslında işin görünen kısmı. 20:00 – 22:30 ibaresini görünce Digitürk’de resmen dumur oluyorsunuz. Çünkü film verseler bu kadar süre ayırmıyorlar. Asıl sorunlarına şimdi geliyoruz: Konusuzluk. Resmen konu yok. Kısır bir konu buluyorlar o da sallasan bir veya iki sezon gider ama tabi 45 dakika üzerinden. 1.5 saat (Bir saat reklamla da 2.5 saat ediyor) dizi yaparsan konun ilerlemez ve sadece bakışmalarla geçer. Ne zaman görsem insanların gergin gözlerini görüyoruz kocaman televizyonlarımızda. İlk bölümü ile sezon finali arasını izlemeye bile gerek yok. Zaten konu ilerlemediği için ne olduğunu tahmin edebiliyorsun. Asıl Muhteşem Yüzyıl’da bunu o kadar güzel kullanıyorlar ki tam konsepte uyuyor. Padişah’ın gergin bakışları ve ezilen insanların mazlum bakışları. Arkaya da dıııın dıııııın diye müziği döşe, sonuç mükemmel.

Şimdi senaristler mi yetersiz yoksa kanallar bu kadar sürecek bir bölüm diye dayattığı için medya patronları mı aç onu düşünmek lazım biraz da. Ama ikinci seçenek çok daha makul geliyor bana. Açlıktan ve vizyonsuzluktan sadece tek bir şov yeter bir akşama kafasıyla insanları mala çevirmek daha işlerine geliyor. Senarist ne üretebilecek ki bu kadar yazabilsin. Sırf senarist değil o sette çalışanlar da baya düşük ücretlere çalışıyor. Gece gündüz kavramı yok çırpın dur. Bir ara protesto filan yaptılar ama kimse de umursamadı. Hala kısır üretim devam ediyor. Eskiden böyle değildi. Akşam bir saatiniz varsa ayıracak görmediğini kadar göz görebilirsiniz televizyonda. Tam rezalet ya.

Gülme efektlerini konuşmak bile istemiyorum. Nokta gibi efekt koyuyorlar. Ne dediklerini anlamıyoruz bir kere. Çakmışsın Amerikalı’dan bari doğru düzgün çak. Adamlar es veriyorlar konuşmalar duyulsun diye. Onu bile beceremiyorsun.

Bu düzelir mi? Hiç sanmıyorum. Bu kafayla daha da beter olur. Burada en büyük faktör aslında izleyici kitlesinde. Bu ne saçmalık deyip izlemeseler düzelir de bundan da hiç umudum yok. Televizyona boşuna aptal kutusu dememiş elin adamı.

Etiketler , , , , , , , ,

Sherlock

Baya uzun zamandır yazmak istiyordum bu diziyi ama bir türlü fırsatını bulamamıştım. Daha en başında bunu söylemek ne kadar doğru ama kimsenin de bu diziye layık bir yazı yazabileceğini sanmıyorum. Çünkü gerçekten dizi mükemmel ötesi. Replikleri olsun, karakterleri olsun, hikayeleri olsun bir çok filmden bile çok daha başarılı. Sezon başına sadece üç bölüm çekiliyor. Bu sene ikinci sezonu bitti ve biz o çok kıymetli üç bölüm için bir sene daha beklemek zorundayız. Tadı damağında kalma olayı var ya, işte onu hissi bu dizide aşırı fazla hissediyorsunuz. Hele ki ikinci sezonun ilk bölümü “A Scandal in Belgravia” dizi tarihine en iyi sezon girişi yapan bölümdü. Ben daha önce bir diziyi izlerken bu kadar heyecanı Carnivale’de yaşamıştım. Gerçekten hepimizin aldığı ifade “Sherlocked” oldu.

Diğer Sherlock Holmes’lerden farklı olarak dizi günümüzde geçiyor. Günümüzün teknolojisinden fazla yararlanıyor olabilir ama yine de baktığı gibi her şeyi analiz edebilen bir Holmes var karşımızda. Bu özelliği bile herkesi etkilemeyi ve şaşırtmaya yetiyor. Klasik çağında geçenden farklı olarak Dr. Watson’ın yazdıkları anında yayınlanabiliyor. Kendi bloguna yazdıkları sayesinde hayranları da onları takip edebiliyor. Zaten dizinin en güzel yanlarından biri de bu. Bu kadar iyi işlenebilmesinin sebeplerinden biri de bu da diyebiliriz. Günümüz teknolojisine ve günümüz şartlarına çok başarılı uyarlanmış olması. Ne abartılı, ne de eksik.

Dizi de Jim Moriarty karakterini de harika işlemişler. En son Guy Ritchie’nin filmindeki Jim Moriarty’e sempati duymak zordu. Saygı kısmı zaten duyulan bir şey olsa gerek. Ama dizi deki Moriarty çok daha farklı tepkiler aldı. Belki genç olduğundan, belki daha cool olduğundan  ama bana göre hala gıcık bir karakter. Hele ki ikinci sezonun son bölümündeki şu replik bizi bizden aldı: “In a world of locked rooms the man with a key is king. and honey, you should see me in a crown

Dizinin bu şekilde tadımlık olması iyi mi kötü mü bilmiyorum ama bu dizinin nedense(!) hiç bitmesini istemiyorum. Ama bu tip hikayeler olursa İngiltere’de kime gideceklerini tahmin edebiliyorum. Bu hikayeleri yazmak da hiç kolay değil ki hele bir de günümüze uyarlamak hiç hiç kolay değil. Emeği geçenlerin eline sağlık…

Etiketler , , , , , , , , ,

His

Geçen hafta 50/50′yi izledikten sonra yeniden bazı şeyleri yadırgamaya başladım. Filmin adı adamın hayatta kalma oranı aslında. Ben komedi filmi beklerken film drama çıktı. Hani bunları ve bu tip şeyleri es geçiyorum. Ama konu temelde aynı. Yaşadığımız can / hayat elden gitme ihtimali olduğu zaman değer kazanıyor. Hayır, yok öyle bir şey tarzı red etme mekanizmaları elbet oluyordur ama kendimizi kandırmayalım. Aslında filmlerin temelinde bu var. İnsan tabiatinda bu var. Bu tip bir durumda hemen herkes aranır, özlendiği hissedilir ya da değer kazanır, ya da daha da değer kazanır. Neden öyle bilmiyorum ama belki de varoluşumuzda vardir. Hepsinin ötesinde hayatın bizim icin değeri artiyor.

Buz gibi bir hava, vapurla veya motorla karşıya geçiyorum. İçeride sıcakta oturmak yerine dışarıda rüzgara karşı duruyorum. Rüzgarın değdiği tenim üşüyor ama bu his, bu rüzgar, bu olay bana bir şeyi hissettiriyor; o da yaşadığımı. Matrix’de Ajan Smith’in neden kendini devamlı kesip, hissetmenin ne demek oladuğunu merak etmesi gibi aslında. Hissetmek bütün olay. Belki de en başta demek istediğim olay da bu. O an yaşamayı hissediyoruz veya gerçekten hissetmenin önemini anlıyoruz. Böyle bir şeyler işte. Bu kadar kafa ütüleme yeter sanırsam :)

Etiketler ,

Bir umut

Geçen hafta okuduğum bir haber beni çok heyecanlandırdı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş minibüslerin kaldırılacağını söylemiş. Yıllardır söylenti olarak dolaşan bir haberdi bu aslında. Sonunda gerçekleşmeye bu kadar yaklaştığını duymak çok güzel açıkçası. Nefret ettiğim bir sektör. Trafiğin temel kanseri. Otobüs duraklarının en büyük düşmanı mavi araçlardan kurtulmak üzereyken haberin devamı da beni endişelendirdi. Onları madur etmeyeceklerini ve halk otobüslerine yönlendireceklerini söylemiş. Aman tanrım diye bir an attım resmen. Ufak araçtan büyük araca geçiyorlar? Ama Allah’tan belli saatte kalkıp, belli yerlerde duracaklar. Hani bu biraz teselli oldu. Şubat ayı gelse de şu Kadıköy – Kartal metrosu açılsa biz de kurtulsak. Ama düşününce pek öyle olmayacak mı diye de düşünüyorum. Uzunçayır metrobüs durağında inen ve oradan otobüse binen insanlar aslında beni anlayacaktır. Oradaki duraktaki otobüslerinde, minibüslerinde metrobüsün akşam saatlerindeki halinden pek farkları yok. Beni eve dönerken yoran kısım otobüs kısmı aslında. Metro açılınca metrodaki kalabalığın metrobüsten gram farkı olmayacağını tahmin edebiliyoruz artık. Ama en azından trafik derdi yok diye umutlanıyorum. Böyle ikilemlerdeyim işte son bir kaç gündür. Çünkü mesailerden eve servis ile dönemeyince bunları düşünmek zorunda kalıyorsunuz. Her gün nüfus artıyor, her gün bir sürü araba trafiğe sıfırdan katılıyor. Tam keşmekeş. Bu arada vergilerinden de bahsetmek istemiyorum arabanın. Öyle böyle değil..

Yeni yılla daha çok yazarım diyordum ama Lokum ile bozmuş durumdayız. Almanak ile de üstünü süslüyoruz. Nefes alabildiğime dua etmeye başladım…

Etiketler , , , ,